Yıkanıp hazırlanan Müslüman bir ölü, ön tarafa konarak onun namazı kılınmak üzerine Müslümanların abdest almaları ve kıbleye yönelmiş bulunmaları Farz-ı Kifayedir. Cenaze namazının şartı niyettir, bu niyetle ölünün erkek veya kadın, kız çocuk veya oğlan olduğu açıklanır. İmam ise; Allah Teala’nın rızası için, hazır olan cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek namaza başlar. İmamete niyet etmesi lazım gelmez. İsterse cemaat içinde kadın olsun veya olmasın fark yoktur. Cemaatler Allah rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya niyet eder. Mevta erkek ise; “şu erkek için”, kadın ise; “şu kadın için” diye duaya niyet edilir. Çocuklar için de bu surette niyet getirmek lazım gelir. Cemaatten biri ölünün kadın mı erkek mi, büyük mü, küçük mü olduğunu bilmediği taktirde, “üzerine, imamın namaz kılacağı ölüye, imamla beraber namaz kılmaya ve dua etmeye” diye niyet getirir. Cenaze namazının rükünleri, kıyamla beraber tekbirdir. Sünnetleri ise hamd-ü senadır ve selatü selam getirmek, hem ölüye hem de diğer Müslümanlara dua etmekten ibarettir. Bazılarına göre duada rükündür.

Cenaze namazı şöyle kılınır; cenazeye karşı ve kıbleye yönelik olarak saf bağlanır, niyet edilir, imam ellerini namazda olduğu gibi bağlar, cemaat de gizlice tekbir alarak ellerini bağlarlar. Bu Tekbir bazı zatlara göre rükündür, bazı zatlara göre de şarttır. Bu tekbirin arkasından hem imam, hem de cemaat Sübhaneke’yi okurlar “ve celle seneüke” yi de eklerler. Sonunda ellerini kaldırmaksın, “Allah-ü Ekber” diye imam aşikare tekbir alır, cemaat de ellerini kaldırmak­sın gizlice tekbir alır. Bundan sonra hepsi gizlice “Allahümme Salli ve Allahümme Barik” dualarını okurlar, tekrar aynı şekilde “Allah-ü Ekber” diye tekbir alınır. Bu defa da ölüye ve diğer mü’minlere giz­lice dua edilir. Bu duadan sonra yine Allah-ü Ekber deyip tekbir alı­nır ve arkasından, önce sağa daha sonra sola imam olan zat yüksek sesle, cemaat ise gizlice selam verirler. Bu şekilde cenaze namazı tamam olur. Bu vacib olan selam ile ölüye, cemaat ve imama selam verilmesine niyet edilir.

Bu namazda rukü ve secdeler bulunmadığı gibi, Kur’an oku­mak ve teşehhüd de yoktur. Dua kasdıyla Fatiha okunması caizdir. Zira îbn-i Abbas (ra) cenaze namazında Fatiha okumuş ve “bunun sünnet olduğunu bildirmiştir.[152] Şafilerce Fatiha okumak farzdır. İlk tekbirden sonra okunması daha faziletlidir. Hambelilere göre ise bir rükündür. Birinci tekbirden sonra Fatiha’nın okunması vacibdir. Malikilere göre Fatiha’nın okunması tenzihen mekruktur.

Cenaze namazının sünnetleri dörttür;

İmam olan zat cenazenin göğsü hizasına durur. Bu namazda, erkek, kadın, küçük, büyük arasında bir fark yoktur.

Birinci tekbirden sonra Sübhaneke Allahümme” dua­sının, “Ve celle senaük” kısmıyla birlikte okunması lazım gelir.

İkinci tekbirden sonra, Peygamber (sav)’e selat getirmek.

Allahümme Salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammedin, Kema Salleyte ala İbrahime ve ala ali İbrahime İnneke Hamidün Mecid.”

Bundan sonrada; Barik duası okunur.

Üçüncü tekbirden sonra ölüye, kendi nefsine ve Müslümanlara dua etmek, duanın Ahirete ait olmasından başaka bir şartı yoktur.[153] Şu halde Hz. Peygamberden rivayet olunan duaları okumak daha güzel ve uygundur. Bu dua da şudur. ölü erkek çocuk ve aslen mecnun ise, yukarıdaki duada geçen “ve men teveffeytehü minna Feteveffehü a alel iman” cümlesinden sonra şöyle dua edilir.

Allahümmec alhü lena şafian müşeffe’a…

Anlamı; “Allah’ım! onu bize, önden gönderilmiş bir sevap sebe­bi kıl. Onu bize hazırlıkçı yap. Onu bizlere bir şefaatçi ve şefaati ka­bul edilmiş kimselerden yap.

Allahümmecal hü lena feratan. Allahümmecalhü lena ecran ve zicren. Allahümmeğ fırli hayyina ve meyyitina ve şahidina ve ğaibina ve zekerina ve ünsana ve seğirina ve kebirina, Allahümme men ahyeytehü minna Feahyihi alel islami, vemen teveffeytehü minna feteveffehü alel iman, ve husse hazel meyyite, birrevhi verrahhati ve mağfireti verrıdvan. Allahümme in kane muhsinen fezid fi ihsanihi ve in kane müsien fetevacez anhü ve lakkıhil emne vel büşra vel ke­ramete vel zülfa. Birahmetike ya Erhamer Rahimin”

Anlamı; “Allahım! Dirilerimizi, ölülerimizi, mevcud olanlarımızı, gaib olanlarımızı, erkeğimizi, dişimizi, çocuklarımızı ve büyüklerimizi mağfiret buyur. Allah’ım! bizden yaşatttıklarım İslam üzere yaşat. Bizden Öldürdüklerini de iman üzere öldür. Özellikle bu ölüyü ko­laylığa, rahata, mağfirete ve rızana erdir. Allah’ım! Eğer bu ölü, muh-sin ise, (yani iyilik etmiş kimselerden ise) ihsanını artır. Eğer gü­nahkar ise onu bağışla, ona güven ile sevinç ve iyilik ver, onu Rah­metine yakın kıl. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi…”

Eğer cenaze kadınsa, hussa’dan yani emirden sonraki zamirler müennes okunur.

Duayı bilmeyen kimse kolaylarına gelen başka duaları okuya­bilirler. Mesela. ayetini okusa yeterli­dir.

Şöyle de dua edebilirler.

Cenaze namazının asıl rüknü olan tekbirler, anlatıldığı gibi üç­tür, birinci tekbirle beraber dört eder. Şayet imam beşinci bir kekbir getirirse cemaat buna uymaz.

Cenaze namazında cemaatin bulunması şart değildir, şu halde bir erkeğin veya bir kadının, cenaze namazını kılması ile de bu farz yerine getirilmiş olur. Cenaze namazı cemaatle kılındığı zaman imam olmaya en çok hak sahibi bulunan, en geniş yetkiye sahip idareci­lerdir. Ondan sonra Cuma namazı kıldıran imam gelir. Ondan sonra da iyi hal sahibi bulunan mahalle veya kabile imamıdır. Bundan sonrada, ölünün veraset sırasına göre velisi bulunanlardır. Bir veli kendisine namaz kılma sırası gelmişse, başkalarına namaz kıldırma izni verebilir. Derecesi önde olmayanlardan birisi velinin izni olma­dıkça namaz kıldıramaz. Şayet kıldıracak olsa, veli yeniden namaz kılabilir ve başka bir cemaate de kaldırabilir. Fakat başkaları yeniden kıldıramaz ve dereceleri eşit olan velilerden biri kıldırınca veya kıl­dırmasına izin verince, diğerlerinin artık kıldırmaya yetkisi olmaz. Zira velayet hakkı her birine tam ve eşit olarak ayrı ayrı sabit olmuş­tur.

ölen bir kadının velisi bulunmazsa, namazı kıldırmaya herkesden önce kocası, sonrada komşuları hak sahibidir. îmam-ı Azam’dan gelen bir rivayete ve Ebü Yusufun görüşüne göre, namazı kıldırmak görevinde, velisi herkesden evvel gelir. (İmam-ı Şafı’nin görüşü de, t-mam Ebü Yusuf un görüşüyle aynıdır).

Bir ölünün namazını yalnız kadınlar kılacak olsalar, bu caiz olur ve farz yerine getirilmiş olur. Fakat kadınların cemaatleri her ne kadar sahih olsa da, teker teker kılmaları müstahab olur.

Birkaç cenaze bir araya gelse, bunların ayrı ayrı namazlarını kılmak daha iyi olur. Hangi cenaze önce getirilmişse, onun namazı önce kılınır. Cenazeler hep beraber getirilmişse, en faziletlisi öne alı­nır, bununla beraber hepsine bir namaz da yetişir. İmamın önünde erkek ölü bulundurulur, diğer ölülerde saf halinde veya birbiri hiza­sında göğüsleri imama karşı olarak sıraya konurlar. Şöyle ki, imama karşı önce erkekler, sonra erkek çocuklar, daha sonrada kadınlar ve daha sonrada kız çocukları konur. İmam olan zat, ölünün göğsü hi­zasına durur, cemaat de hiç olmazsa üç saf bağlar. Cenaze nama­zında safların en faziletlisi en arkada olanıdır.

Cenaze musallaya konulduğu zaman, baş tarafı imamın soluna gelecek şekilde konulmuş olursa, her ne kadar namaz sahih olursa da günah işlenmiş olur.

Cenaze namazına başladıktan sonra gelip cemaate katılan kim­se, hemen tekbir alır, noksan kalan tekbirlerini de dua okumaksızın birbiri peşinden alır, böylece cenaze musalladan kaldırılmadan tekbirlerini tamamlayıp selam verir.

Yine, imamın dördüncü tekbirinden sonra cemaate katılan ki­me, hemen tekbir alarak imama uyar. İmam selam verdikten sonra­da kalan üç tekbirini kaza eder. Fetva buna göredir.

Eğer şiddetli yağmur gibi bir durum olmazsa, cenazeyi camii içine alarak, cenaze namazını orada kılmak, kerahat-ı tenziye kısmına girer. Şayet cenaze ön tarafa konularak, imam ile cemaatin bir kısmı cenaze ile beraber, diğer bir kısmı ise mescit içinde durur. Ve saflar da aynı zamanda bitişik olursa kılınacak namaz mekruh ol­maz.

Mescid-i Haram’ın kendine has özeliği olduğu için, içinde her türlü namazın kılınması, her vakitte kerahatsiz olarak caizdir.

Cenaze namazının kabristanda kılınması mekruhtur. Cenaze namazında kadınların, erkeklerin arkasında durmaları daha faziletli­dir. Zira kadınlar için safların en faziletlisi, en sonda bulunan saftır. Bir cenaze namazında, bir kadın, erkeğin yanında namaza durarak cenaze namazını kılarsa, namazları caiz olur. Zira bu namaz mutlak, yani rükû ve secdeli bir namaz değildir.

Cenaze namazı kılındıktan sonra, kıble yönünde hataya düşül­düğü anlaşılırsa, cenaze namazını bir daha iade etmek gerekir. Fa­kat cemaatin abdestsiz bulunduğu anlaşılırsa, namaz iade edilmez. Zira imamın namazı sahih olduktan sonra cenaze namazının farziyeti yerine getirilmiş olur.

Güneşin batması veya doğması veyahut zeval yaklaşması za­manlarında cenaze namazı kılmak mekruh olur. Şayet bu vakitlerde cenaze namazı kılmış olsalar iade etmeleri gerekmez, böyle vakitler­de cenazeyi defnetmenin mekruhiyeti yoktur.

Namazı kılınmadan defnedilen ve üzerine toprak atılan bir mev­tanın, eğer cesedinin dağılmamış olduğuna kesin bir kanaat varsa, cenazenin hakkını vermek için kabri üzerine namazı kılınır. Şayet yıkanmadan defnolunmuş ise de gene bu şekilde yapılır. Fakat çü-rüyüp dağıldığına dair kuvvetli bir zan olursa, kesinlikle ölünün na­mazı kılınmaz. Diri olarak Dünyaya gelmiş olan bir çocuk veya be­den, ekseri diri olarak çıkan bir çocuk, yıkanıp namazı kılınır. Eğer bu şekilde olmazsa yalnız yıkanır, namazı kılınmaz. Bir mevta yıkan­madan veya yalnız bir organı unutularak yıkanmadan kefene sarıla­cak olsa, aynı zamanda kefeni açılır ve yıkanması tamamlanır. Şayet üzerine namaz kılınmış ise, namaz tekrar iade edilir. Eğer kabre ko­nulmuş, fakat mevtanın üzerine toprak atılmamış ise, gene hüküm aynıdır. Şu halde toprak atılmış bulunursa, bu taktirde kabirden çı­karılması haramdır, ölünün yıkanma işi üzerinden düşer. Fakat kabri üzerine bir daha namazı kılınır. En sahih görüş budur. Eğer kefensiz olarak kabre konulmuşsa hüküm yine böyledir.

Intahar eden yani kendini öldüren kimse üzerine namaz kılınır, imam Ebü Yusufa göre, şiddetli bir ağrıdan veya hata ile olmadıkça, kendini öldüren kişinin namazı kılınmaz. Babasını veya anasını kasden öldüren kimsenin namazı da kılınmaz. Savaş halinde öldürülen, eşkıya ve yol kesicilerin yıkanmaları caiz değildir. Öyle kimselerin üzerlerine namaz da kılınmaz. Eğer teslim alındıktan sonra öldürü-lürlerse yıkanır ve üzerlerine namaz kılınır.

Recm, yani taşla öldürülme cezası ile veya kısas yolu ile Öldü­rülenlerin cenazeleri yıkanır ve üzerlerine namaz kılınır. Islamdan çıktığından dolayı öldürülen bir kimsenin cenaze namazı kılınama­yacağı gibi, cesedi de ne İslam mezarlığına, nede döndüğü millet me­zarlığına defnolunamaz. Şu halde boş bir arazide kazılacak bir çuku­ra gömülür. Bir Müslüman’ın nikahında bulunan Ehl-i kitaptan bir kadın, gebe öldüğü zaman o kadının namazı kılınmaz, bunda İcma vardır. Öyle kadının için ayrıca bir kabir yapmak ihtilaflıdır. Zira bir görüşe göre karnındaki çocuğa uyularak İslam kabristanına defno-lunur. Başka bir görüşe göre de, çocuk onun bir cüz-ü olduğu için, anada kendi başına müstakil olduğu için, o zaman kendi milletine ait bir mezarlığa defnolunur.

Müslümanlarla, müslüman olmayanların, cenazeleri birbirine karışık bir halde bulunsa, bakılır. Şayet Müslüman olduklarına dair özel bir belirti ve işaret varsa buna göre işlem yapılır. Eğer bu belirti ve işaret bulunamıyorsa, o zaman hepsi yıkanır ve müslümanlara niyet edilerek tümünün üzerine namaz kılınır. Şayet müslüman ol­mayanların cenazeleri çok ise, o zaman yalnız yıkanırlar, kesin ola­rak birinin üzerine namaz kılınmaz. Eğer sayıları eşit olursa bu ko­nuda gene ihtilaf vardır. Bir kavle göre namaz kılınır, bir kavle göre de namaz kılınmaz. Bu misalde yine defin işleri ihtilaflıdır. Bir gö­rüşe göre bunlar ayrı bir mezarlığa defnolunurlar, aynı zamanda ka­birleri düz yapılır, yükseltilmezler.

Eğer kimliği bilinmeyen bir şahıs, İslam memleketinde, öldü­rülmüş bir halde bulunursa, bakılır, eğer üzerinde bir alamet ve ni­şan varsa ona göre muamele yapılır. Nişanı olmazsa, sahih olan kav­le göre, İslam yurduna bağlı kalınarak, yıkanır ve üzerine namaz kı­lınır. Bu şekilde sayılmayan bir yerde ölü olarak bulunursa, aynı za­manda da nişanı da olmazsa, bulunduğu yere bağlı kalınarak, gayri müslim sayılır.

Cenaze namazını kıldıracak olan imamın, buluğa ermiş olması ve akıl sahibi olması şarttır.

Diğer namazı bozan şeyler, cenaze namazını da bozar.

Cenazeyi Teşyi etmek (arkasından mezara kadar takip etmek) büyük sevaptır. Hatta ve hatta iyi halleri bilinmiş zatlardan veya ak­raba veya komşulardan olan bir cenazeyi, teşyi etmek, sünnet olan bir ibadetten daha faziletlidir. Eğer öyle değilse nafileler daha faziletli olur.

Hazırlanmış cenazeleri bir an önce kabirlerine defnetmek daha iyi olur. Zira Resüli Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur.

Cenazeyi kabrine çabuk götürün, eğer cenaze iyi kimselerden ise bir an önce onu kabrine götürmeniz hayırlıdır, eğer böyle değilse kötü kişiyi bir an evvel omuzlarınızdan bırakmış olursunuz. [154]

Cuma günü sabahleyin hazırlanmış olan bir cenazeyi, cemaati çok olsun diye Cuma namazından sonraya bırakmak mekruhtur. Şu halde Cuma namazının kaçırılması korkusu olursa, o zaman cenaze­yi bırakmak mekruh değildir.

Bayram namazı vaktinde hazırlanmış olan bir cenazenin, na­mazı da, bayram namazından sonra, hutbeden önce kılınır. Hanefi ve Malikilere göre mescidin içinde cenaze namazı kılmak mekruh­tur. Şafii ve Hambelilere göre ise caizdir.

Zira Hz. Aişe (ra) şöyle buyurmuştur.

İkinci görüşe göre mescitte cenaze namazının kılınması caizdir. Hatta ve hatta, Şafii’lere göre mescidi kirletme korkusu yoksa müs-tehapdır. Zira mescid daha şerefli ve kıymetlidir. Zira Ebü Hureyre (ra)’m hadisi hakkında sabittir, ittifak kesinlikle yoktur.

Kim mescidde cenaze namazını kılarsa onun üzerine bir şey yoktur.”

Nevevi bu hadis için; zayıf olup hadisin delil olarak ileri sürül­mesi sahih değildir, demiştir. İmam Ahmed b. Hanbel de, “bu hadis zayıftır” demiştir. Ve Salih ise, zayıf bir ravidir.

Cenazeyi takip edenler, cenazenin arkasından gitmelidir, Fazi­letli olan budur. Bununla beraber önünden gitmekte mekruh değildir. Cenazeyi yaya olarak takip etmek, binitli olarak takip etmekten daha faziletlidir. Binitli olan kimsenin, cemaate zahmet vermemek İçin cenazeyi arkadan takip etmesi lazımdır.

Cenazeyi takip edenler kendi hayatının sonunu düşünmeli ve aynı zamanda tevazu ve alçak gönüllük içinde bulunmalıdırlar. Her­kese laik olan da budur. Bu vaziyette iken, konuşmaları dünya ko­nuşmaklarına dalmaları kesinlikle doğru değildir. Aynı zamanda bü­yük bir kötülüktür. Öyle ki zikretmet veya Kur’an okumak esnasın­da bile sesi yükseltmek tahrimen mekruhtur. Hatta cemaate bir adam, mesela; “cenaze için İstiğfarda bulunun!” demek ve buna ben­zer sözler sarf etmek, herhangi bir zikir ile bağırmak, çağırmak ke­sinlikle caiz değildir. Zira Sahabe cenazede, savaşta ve zikirde sesle­rin yükseltilmesini kötü ve çirkin saymışlardır. Hatta ve hatta İbn-i Ömer ; “ölü için mağfiret isteyin ki Allah’da size mağfiret etsin” diyen birini duymuş ve; “Allah seni mağfiret etmesin” demiştir. Hambelile-re göre, cenaze ile beraber, kokusu hoş olmayan bir şey olursa takip eden kimse, bu hoş olmayan kokuyu engellemekten aciz kalırsa, böyle bir cenazeyi takip etmesi kesinlikle haramdır. Zira bu işte günahı kabul etmek vardır. Cenaze için göz yaşlan dökerek ağlamakta ve kalben üzülerek kederlenmekte bir sakınca yoktur. Zira Resul-i Ekrem “bu şekilde ağlamak rahimden geldiği için sakıncası yoktur” demiştir. Yeter ki yersiz laflar kullanılmasın. Eğer boş kelimeler kul­lanılırsa günah işlenmiş olur.

Zira Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur;

Resül-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Yüzüne gözüne vuran, yaka yırtan, cahillik duasıyla dua eden bizden değildir. Ümmetim içinde dört şey vardır ki cahiliyet işidir; bir türlü bunu (tam olarak) bırakamazlar. Soy sopla övünmek, soyu kı­namak, yıldızlarla yağmur yağmasını ummak ve bağırarak ağlamak.”

Kabristanda cenaze indirilmeden oturmak mekruh olduğu gibi indirdikten sonra Özürsüz ayakta durmak da mekruh kısmından o-lur. Bir ölü için, aile ve akrabasının ağlamalarından dolayı kabrinde azab çekmez, ancak ölen kişi ölmeden önce yakınlarına, bağırarak ağlamalarını vasiyet ederse o zaman kesinlikle azab çeker.

Cenazeyi takip edenler, onun namazı kılınmadan geri dönme-melidirler. Eğer dönmek ihtiyacı olursa cenaze sahibinin izni alınma­lıdır. En güzel ve en iyi hareket budur. En acip ve garip işlerden bi­risi de cenazeyi takip eden müslümanlardan bir kısmı cenaze nama­zı kılarken, öteki bir kısmının seyirci kalmasıdır,

Cenaze için bir engel olmazsa, ayağa kalkıp onu takip etmeli­dir. Eğer onu takip etmezse ayağa kalkmak caiz değildir. Kabirlerine götürülen cenazelere el kaldırıp selam vermek gibi hareketler kesin­likle caiz değildir. Kadınların cenazeleri takip etmeleri tahrimen mek­ruhtur. Öyle yapmakla sevaba değil, günaha girmiş olurlar. Cenazenin defninden sonra, dönerken bir bineğe binmede bir sakınca yoktur. Zira Cabir bin Semure’den rivayet edildiğine göre şöyle de­miştir:

Peygamber (sav) İbn-i Dehdah’m cenazesine yürüyerekkatıldı. Atın üzerinde döndü. [155]

Diğer bir rivayette de; “Hz. Peygamber (sav)’e eğersiz çıplak bir at getirildi ve İbn-i Dahdah’ın cenazesinden dönerken, kendisi bu ata bindi, bizlerde onun etrafında yaya olarak yürüyorduk. [156]

Cenazeye binek üzerinde katılmak sünnettir. Zira Hz. Peygam­ber (sav), bayramda da cenaze namazında da bir bineğe kesinlikle binmemiştir. Zira Sevban (ra) şöyle demiştir:

Hz. Peygamber (sav) ile beraber, bir cenaze namazına çıktık. Binek üzerinde bazı kimseleri gördü ve şöyle buyurdu: “Utanmıyor musunuz?” Allah-ü Teala’nın Melekleri yaya yürüyorlar, sizler ise bineklerin üzerindesiniz.” [157]Nevevi bu rivayete “gariptir” demiştir.

Ölünün yıkanacağı yer kapalı olup, yıkayıcı ve yardımcıların­dan başkası onu görmemeleri gerekir. Bir ölüyü, ona en yakın olan kimse veya takva sahibi, güvenilir bir kimse yıkamalıdır. Bu yıkama parasız olmalıdır. Zira bu, bir din görevidir, öyle ki yıkayıcı olarak, bir kimseden başkası bulunmazsa, bunun yıkama ücreti alması caiz olmaz. Fakat başka yıkayabilenler varsa o zaman ücret alınabilir.

Rasulullah (sa) Uhud da Şehit olan sahabiler hakkında şöyle buyurdu; “Kazın, geniş yapın ve derinleştirin” zira kabri derinleştir­mek, dirileri rahatsız edecek olan kokuları yok etmede, mufteris hayvanların kabri açmasına mani olmasında daha elverişlidir. Bu şekilde mevta daha iyi muhafaza olur. Ahmet ve Ebü Davud rivayet­lerine göre: Resül-i Ekrem (sav), kabir kazan birine şöyle buyurmuş­tur; “Baş ve ayaklarını geniş tut”

Malikilerin dışındaki bütün fıkıhçılara göre kabrin geniş, uzun ve derin yapılması menduptur.

Şafii’lerle, Hambelilerin çoğuna göre; kabrin hacmi normal ola­rak, bir adamın ellerini, yan taraflarına uzattığı boy ve en ölçüsüne göredir. Zira Hz. Ömer’in vasiyeti bu şekilde olmuştur ve onun bu vasiyetine kimse karşı çıkmamıştır.

Şu halde, iki elin açık uzunluğu dört buçuk arşın eder. Ahmet tbn-i Hambel’e göre; erkek olsun, kadın olsun, herkesin kabrinin gö-ğüse kadar derin kazılması yeterlidir. Hanefıîere göre kabrin derin­liği, bir adam boyu kadar derin olursa daha iyi ve daha güzel olur. Yarım adam boyu veya göğüs hizasına kadar olursa da yeterlidir. Şu halde en çoğu bir adam boyu kadar kazmaktır. En azı ise yarım a-dam boyu kadar olmaktadır.

Mezarın uzunluğu ise ölünün boyu kadar olmalıdır. Eni ise, boyunun yarısı kadar olmalıdır.

Malikilere göre ise, eğer lahid olursa, yalnız bir arşın derinliği­nde olması gerekir. Eğer lahid yapılmazsa çok derin yapılması men-duptur. Bütün imamların ittifakı ile lahid yapmak, şakk yapmaktan daha faziletlidir. Zira Resül-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Lahid bize, şakk bizim dışımızdakilere aittir. [158]

Bu hadisi, Ebü Davud Tirmzide rivayet etmişlerdir. Fakat ke­sinlikle bu hadis zayıftır.

Lahd: Kıble tarafında cenazenin sığacağı kadar bir oyuk açmak­tır. Eğer yer yumuşak olup, oyuk açılınca çökecekse, o zaman kab­rin ortası yarılır. Ölünün sığacağı bir derinlik, yani kabrin alt kısmı nehir yatağı gibi kazılır. Bununla beraber kabrin içinin her iki tarafı kerpiç ile yahut başka maddelerle örtülebilir. Fakat bu maddeler, fı­rına atılmış maddeler olmamalıdır. Bu iki sıra kerpiç duvar ara­sında ölünün yerleştirileceği kadar bir boşluk bırakılır. Bu iki duva­rın üstüne, mermer taşı, kerpiç yahut tahta ve benzeri maddelerle tavan yapılır. Ölüye değmeyecek şekilde hafifçe kaldırılır.

Hambelilerden başka, yani Hanefi, Safı ve Malikilere göre şöy­ledir: Eğer toprak sert olursa kabirde lahd yapmak daha efdaldir. Bu zatların delilleri ise, Sa’d Ebi Vakkas’ın ölmeden önceki şu sözüdür:

Hz. Peygamber’e yapıldığı gibi bana lahd kazın, üzerine kerpiç örün.” Şayet toprak yumuşak olursa o zaman kuşkusuz, göçmemesi için şakk yapmak daha efdaldir.

Şafii ve Hambelilere göre, ölüyü kıbleye karşı kabre bırakmak vaciptir. Hanefi ve Malikilere göre ise menduptur.

Ölünün kıbleye doğru defnedilmesi vaciptir. Hatta eğer arkası kıbleye dönük olarak defnedilirse eğer ölü çürümemişse çıkarır ve kıbleye çevirilir.”

Ölüm halindeki kişiyi de, ölmüş olan kimse gibi, sağ yanına yatırıp, kıbleye döndürmek gerekir. Zira Resül-i Ekrem (sav) Beytul-lah için şöyle buyurmuştur. “Ölü ve dirilerinizin kıblesidir.[159]

Hz. Fatıma (ra), Rafı’in annesine; “beni kıbleye çevir [160] demiştir.

Şayet yer darlığı yüzünden, hastayı kıbleye çevirmek imkanı ol­mazsa, o zaman sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Eğer bu da olmazsa kendi halinde bırakılır.

Ölüm anında, kişinin ağzına pamukla su verilir. Hasta can çe­kişirken, ona yardımcı olmak yakınları için bir vazifedir ve aynı za­manda da sevaptır. Bunun için yanında Kelime-i Şahadet getirmek ve söylemesine yardımı olmak sünnettir. Zira Resül-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize ‘La İlahe İllallah’ı telkin ediniz, zira ölüm halinde onu söyleyen bir (Mü’min) bu kelime ile cehennemden kurtarılır, son sözü ‘La ilahe İllallah’ olan kimse cennete girer. [161]

Ancak kelime-i şahadette ısrar etmemek lazımdır. Zira o anda kişi zor haldedir, kendisine yeni bir zorluk çıkarılmamalıdır. Bu tel­kini de, hastayı sevenlerden biri yapmalıdır. Eğer hasta o an vefat e-derse o zaman ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır, gözleri yumulur, elleri yanlarına uzatılır. Bu yapılırken zaman şu dua okunabilir:

Sonra ölünün üzerine bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanın-caya kadar ölünün yanında Kur’an okumak mekruhtur. Öldüğü iyi­ce anlaşılınca derhal yıkanır.

Cenazeyi kabre koyanlar, “bismillahi ve ala milleti Ressulillah” veyahut “ve ala sünneti Resulillah [162] derler.

Ölü, kabre, her iki ayak tarafını ve yüzünü kıbleye vermek şar­tıyla konur, sağ tarafı üzerine kıbleye döndürülür, bağı varsa çözü­lür, sırt üstü yatırılmaz.

Eğer cenaze kadın ise tesciye yapılır, yani kabre koymak için örtülür, ondan sonra kabre konur. Ölüyü kabre indirmek İçin, iki ya da üç kişin kabre inmesi daha iyi olur. Bu kişilerin kuvvetli ve salih olması müstehabdır. Ölü kadın ise, kendisine nikahı haram olan ya­kınlarının bu vazifeyi yapması uygun olur. Eğer yakını bulunmazsa o taktirde, yabancı adamlardan güvenilir kişilerin kabre inmesinde bir sakınca yoktur. [163]

Ölüyü erkeklerin kabre indirmesi sünnettir. Erkekler olduğu zaman bu görevi kadınların yapması mekruhtur. Eğer erkek bulun­mazsa o taktirde, kadınlardan yaşını başını almış, güçlü olanlarının, bu vazifeyi ifa etmeleri caiz görülmüştür. [164]

Ölüyü umumi olan müslüman mezarlığına gömmek sünnettir, Müslüman kabristanları varken, ölüleri başka bir yere gömmek ke­sinlikle mekruhtur. Zira Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuş­tur:

Ölülerinizi salih bir kavmin arşına gömünüz, zira ölüde, kötü komşudan eziyet duyar.”

Ölü defnedilirken kabirden çıkan toprağı aynen kullanmak müstehabdır. Başka yerden toprak getirmek kesinlikle mekruhtur. [165]

Ölüyü defnederken orada bulunanların, kabre üçer küçük taş veya toprak atması müstehabdır. Hiç kimseye sıkıntı vermeden, ölü­nün baş kısmına yaklaşıp, üç küçük taş veya toprak parçasının kab­re atılmasını söyleyenler ekseriyede birinci taşı atarken “Min-ha Halagnaküm”, yani “Sizi topraktan yarattık” cümlesini, ikinci taşı atarken, Ve fîha nuidüküm” yani “Sizi toprağa döndüre­ceğiz” cümlesini, üçüncü taşı atarken, Ve minha nuhricukum tareten uhra” yani, “Sizi tekrar bu topraktan çıkaraca­ğız” cümlesini okurlar.

Kabrin dibi ıslak ve yumuşak olması durumunda, cenaze tabut ile gömülebilir. Bu durumda tabutun taştan veya demirden yapılma­sı daha caizdir. Eğer kabir ıslak veya buna benzer bir durum yoksa tabutla defnetmek mekruhtur. Bazı fıkıh alimlerine göre, toprak yu­muşak olmasa bile kadınların tabut ile birlikte gömülmesi güzeldir.

Dibi ıslak olan bir kabrin dibine toprak döşenmesi sünnettir. Tabutun içine toprak döşenmesi uygundur. Şeyh Ebu Bekir Mu-hammed bin Fazıl (ra) diyorki; “Gevşek arazide ölüyü tabut içinde gömmekte bir sakınca yoktur. Ancak ölüyü tabuta bırakmadan ön­ce, altına toprak serilmelidir, hatta mümkünse tabutun kapak kısmı çamurla sıvanmalıdır. [166]

Bu zamana göre ışıklandırma var iken, ölüyü bekletmek caiz olmadığı için gece defnetmek caizdir sakıncası da yoktur.[167]

Ölünün tağayyur tehlikesi varsa, imamların ittifakiyle kerahat vakitlerinde defnetmek kuşkusuz caizdir. Zira Hanefi Fukahası gü­neş doğunca, güneş gök kubbenin ortasına gelince ve güneş batar­ken, bu vakitlerde Resül-i Ekrem (sav) Efendimiz namaz kılmamızı ve ölü defnetmemizi men etti. Bu hadis haber-i vahidle geldiği için delil olarak kabul etmemişlerdir. Fakat Hambeliler bunu senet ola­rak kabul etmişler ve bu vakitlerde ölü defnetmek mekruhtur demiş­lerdir.

Sünnete uygun olarak kabir yalnız yükseltilir, bu yükseltme­nin sebebi, orasının kabir olduğunun bilinmesi, ona göre buradan sakınılması ve burada yatan için dua istenmesidir. Zira Peygamber (sav) Efendimizin kabri de bir karıştı.

Hz. Peygamber (sav)’in kabrinin üstü yerden bir karış yüksek­teydi ve kabir kırmızımsı bir toprak ile sıvanmıştı.[168]

Kasım b. Muhammed şöyle diyor; Aişe’ye dedimki! “Anacığım! Hz. Peygamber (sav) ile iki arkadaşının kabirlerini açıp bana gös-terirmisin?” O da bana üç kabri açıp gösterdi, yüksek değil, yere bi­tişik de değil, kırmızımsı toprak ve çakıl taşları ile düzeltilmişti. [169]

Buhari ve İbn-i Maceden başka cemaatin rivayet ettiğine göre; Hz. Ali, Ebul-Heyyac el-Esedi’yi gönderdi ve şöyle dedi: “Hz. Peygam­ber (sav)’in beni gönderdiği vazife ile bende seni gönderiyorum. Hiç­bir heykel bırakma, yerle bir et, yüksek bir kabir bırakma hepsini dümdüz et. [170]

İbn-i Hacer, “Ez-Zevacir” adlı eserinde diyor ki; “Sünnete aykırı yapılan bütün kabirlerin yıkılıp sünnete uygun olarak yapılması va­ciptir.” Zira kabirlerin kubbeli ve şatafatlı olmasının İslam dinine kesinlikle zararı vardır. Bu zamana göre cahil halk, bilhassa da ka­dınlar Allah’a tapacak yerde bu tür kubbeli kabirlere taparlar. Bu misal daha fazla Şafii’lerin içtihadını ve görüşlerini yansıtır. Zira Ha­nefi’lere göre kabirleri böyle şatafatlı yapmak sadece mekruhtur. Şu-halde kabir, şekle göre değil, mana ve amele göredir. Zira kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yada cehennem çukurlarından bir çukurdur.

İslam dini kabrin dış kısmına kesinlikle kıymet vermez, onun içine mana ve amellere kıymet verir. O halde kabirlere, sünnete ay­kırı para harcamak, sadece ölüye sıkıntı verir. Yani beton yada mer­merden şatafatlı yapılan bir kabir, kabir sahibine huzursuzluktan başka hiçbir fayda veremez. O paranın hiç kuşkusuz fakirlere sada­ka olarak dağıtılması halinde ölüyü çok memnun edeceğinde hiçbir şüphe yoktur. [171]

Cumhura göre; tümsek yapmak,yanı deve hörgücü gibi veya balık sırtı biçiminde yükseltmek, dört köşe, dümdüz yapmaktan da­ha faziletlidir. Zira Süfyan et-Temmar şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber (sav)’in kabrini deve hörgücü gibi tümsek va­ziyette gördüm. [172]

Hz. Peygamberden sonrada bütün sahabenin kabirleri böyley­di. Kabri dört köşe biçiminde düz yapmak, dünyadakilerin binaları­na çok benzer.

Hambeli’ler daru-1 harbi bu biçimden ayrı tutmuşlar ve şu şe­kilde açıklamışlar; Eğer ölünün İslam memleketine nakli olmazsa, o zaman en iyisi kabri tümsek yapmamak, kabri kafirlerden gizlemek için dümdüz yapmaktır. Bu şekilde defnedilmesi, gayri müslim aza­larının parçalanma tehlikesinden kurtarılmış olur.

Şafii’lere göre kabri dümdüz yapmak, balık sırtı veya deve hör­gücü biçiminde yapmaktan daha faziletlidir. Zira Hz. Peygamber (sav) Ali’ye şöyle emir vermiştir:

Hiçbir kabri yüksek bırakma, hepsini dümdüz yap”. Zaten Hz. Peygamberin kabri önce öyleydi, daha sonra deve hörgücü gibi yapılmıştır. Toprak pekişsin diye kabrin üzerine su serpilir ve kabir ü-zerine çakıl taşları yayılır. Zira Resul-i Ekrem (sav)’in oğlu brahim’in kabrini bu şekilde yaptırdığı rivayet edilmiştir.

îmam Şafii mürsel olarak şu hadisi rivayet etmiştir;

Hz. Peygember (sav) oğlu İbrahim’in kabri üzerine çakıl taşlan koymuştur ve toprak pekişsin diye su da serpmiştir. [173] Her halükarda kabir üzerine oturmak veya ona basmak tahri-men mekruhtur. Fakat defnetmek için veya buna benzer zaruri baş­ka bir şey için, bir geçit bulunmazsa o zaman kabre basmak caizdir.

Kabrin başına mezar taşı dikmek ve bütün akrabalarının me­zarlarını bir araya getirmek sünnettir. Zira Resülullah (sav), süt kardeşi Osman Bin Mazlum’un yanı başında mezar taşı dikti ve dedi ki; “bu taşla kardeşimin kabrini bilip, akrabalarımdan vefat edeni yanma defnedeceğim. [174]

Meyit daha çürümemiş ise mezarını kazıp başkasını defnetmek kesinlikle caiz değildir, haramdır.

Hanefi’lere ve bazı Fakihlere göre ölüm haberini hısım ve akra­baya, eşe dosta bildirmek caizdir. Günümüzde, bu duyuru müezzin­lerin sala okuyuşları ile yapılmaktadır. Bu iyi bir şeydir ve caizdir. Zira Resül-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur;

Müslümanlar iyi ve güzel bir şey görürse, o şey, Allah’ın nez-dinde de iyi ve güzeldir.” Kısa manası ise şöyledir; Müslümanların güzel gördükleri şey Allah katında da güzeldir.”

Kabiri kireçle sıva etmek, üzerine bina yapmak, yazı yazmak ve üzerine oturmak mekruhtur. Zira Resül-i Ekrem (sav) şöyle buyur­muştur;

Cabir’in rivayet ettiğine göre, “Resül-i Ekrem; kabirleri kireçle sıvamayı, kabirler üzerine yazı yazmayı ve bina yapmayı yasaklamış­tır. [175]

Aynı zamanda kabir üzerine basmakta yasaklanmıştır. Kabir üzerine yazı yazmak, cumhura göre mekruhtur. Bu yazı sahibinin ismi olsun, veya başkasının ismi olsun, isterse kabrin başına yazıl­sın, isterse ayak tarafına, fark etmez, hepsi mekruhtur. Eğer bir ka­ğıt parçasına bir yazı yazıp, o yazı mezardaki bir delik içine gizlenir­se gene mekruh olur.

Malikilere göre kabir üzerine Kur’an ayetleri yazmak haramdır. Dayandıkları senet ise, Cabir’in yukarıda geçen rivayetleridir. Hane­fî’lere göre ise izi kaybolmamak ve hakarete uğramamak için kabirle­re yazı yazmakta bir sakınca yoktur. Zira bu yasak her nekadar doğ­ru ise de, uygulama bakımından, üzerinde îcma vaki olmuştur.[176] Hakim’de, isnadlar sahihtir fakat uygulama buna göre değil demiş­tir. Zira bütün müslümanların, önderlerinin mezarları üzerinde yazı­lar vardır. Bu usulde, halefin seleften almış bir uygulamasıdır. Bu uygulama, Ebu Davud’un Ceyyid îsnadla rivayet ettiği şu hadis ile kuvvet bulmaktadır.

Resulüllah (sav) bir taş alıp, onu, Osman bin Maz’un’un baş hizasına koyduktan sonra; “bununla kardeşimin kabrini bileyim ve ailemden öîenîeride onun yanına defnedeyim” demiştir. Şu halde yazı yazmaya ihtiyaç olmadığı zaman mekruhtur.

Yine Hanefi’lere göre kefene “Bismillahirrahmanirrahim” lafzı­nı, yahut “bu ölüye Allah (c.c.)’ün mağfiret etmesi umulur.” İbaresini yazmak mubahtır. Özrü olmadan yazı yazmak yahut Kur’an dan bir ayet veyahut şiir yazmak veya ölüye methiye yazmak veyahut bunla­ra benzer şeyler yazmak ise mekruhtur. Kabir üzerine mescid yap­mak da kesinlikle mekruhtur. Bazı hadis alimlerine ve Hambelilere göre haramdır. Zira Resül-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor:

Allah yahudilerin belasını versin. Onlar peygamberlerinin ka­birlerini mescit edindiler.” Yine Resül-i Ekrem (sav); Kabirleri ziya­ret eden kadınlara ve kabirler üzerine mescitler inşa edenlere, mum yakanlara lanet etmiştir.” İmam Malik’in talebesi olan, İbn-i Kasım’-m görüne göre, silinmiş ve aynı zamanda eseri kalmamış olan kabir­ler üzerine mescit yapılması caizdir. Kaybolmamış ve belli olan ka­birler üzerine mescit yapılması sakıncalıdır. Kabre karşı namaz kıl­mak mekruh olduğu gibi kabirler üzerine oturmak da mekruhtur. Zira Resül-i Ekrem (s.a.v ) şöyle buyurmuştur;

Sizden birinin ateş koru üzerinde oturması ve ateş korunun elbisesini yakıp da, derisine işlemesi, bir kabrin üzerine oturmasın­dan daha hayırlıdır. [177]

Bu hadis, oturmak manasında olduğu gibi, abdesti bozmak manasında da tefsir edilmiştir. Eğer oturmak manasında olursa mekruhtur. Abdest bozmak manasında olursa, o zaman icma ile ha­ramdır.

Hazm oğlu Amr şöyle diyor; “Resul-i Ekrem (sav) kabrin üzeri­ne dayanmış olduğum halde beni gördü ve şöyle dedi; “kabrin sahi­bine eziyet veriyorum” ya da şöyle dedi; “kabir sahibine zahmet ver­me”.

Hanefılere göre, hikmet, tefekkür, sükûnet, ibret almak veya Kur’an-ı Kerim okuyabilmek için kabir üzerine oturmanın kesinlikle bir sakıncası yoktur. Şafii’ler ve Hambeliler, zaruret olmadığı taktir­de kabir üzerine oturmak caiz değildir, demişlerdir. Bunlar kabir ü-zerine yaslanmak yahut kabre dayanmak, oturmak gibi davranışlar­da mekruh kabul edilmiştir. Malikilere göre ise, şayet balık sırtı, de­ve hörgücü gibi yapılmış veyahut belirli bir şekilde yerden yükseltil­miş ve yanı başından geçmek için yol bırakılmış ise, ozaman kabir üzerinden geçmek mekruhtur. Eğer yükseltilmesi gitmiş veyahut kabrin yakınında geçmek için bir yol bırakılmamış ise o takdirde, kabrin üzerinden geçmek caiz olur. Zira Maliküer, hadisteki kabirler üzerine oturma yasağını, tuvalet için oturmak manasında kanaat etmişlerdir. Zira Hz. Ali’nin kabirler üzerine oturduğu ve kabirlere dayandığı rivayet edilmiştir.

Ölünün kemiklerinden yalnız bir kısmının mevcudiyeti bilindiği halde, okabrin kazılması kesinlikle caiz değildir. Kabir eğer kazılırsa, ölülerin kemikleri çıkarılmaz, kendi yerinden oynatılmaz. Kemikleri kırmaktan kaçmak lazımdır. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyuru­yor; “Günah bakımından, ölünün kemiğini kırmak, dirinin kemiğini kırmak gibidir.”

Zaruret ve ihtiyaç durumlarını, Fakihler bu hükmün dışında tutmuşlardır.

Ölünün tekfini ve teçhizi vaciptir. Şayet ölü yıkanmadan yahut kefenlenmeden veya kıbleden başka bir yöne gömülmüş de, cesedi bozulmamışsa veya bozulmasından şüphelenilmiyorsa, kabirden çı­karılır, yıkanır ve kefenlenir, kıbleye karşı yöneltilir. Zira Said b. Mansur’un Sünen’in de şöyle bir rivayet vardır:

Bazı kimseler arkadaşlarını yıkamadan ve kefenlemen gömdü­ler, sonra Muaz b. Cebel ile karşılaştılar. Muaz b. Cebel onlara ölüle­rini kabirden çıkarıp yıkamalarını ve kefenlemelerini emretti. Onlar­da ölülerini kabirden çıkardılar, daha sonra ölüler yıkanıp kefenlen­di, kokulandı ve daha sonra cenaze namazı kılındı.” [178]

Eğer ölünün bozulmuş olmasından şüpheleniliyorsa, o zaman hiç birşey için artık kabir açılmaz, zira maksat meydana gelmiştir, oda mevtayı toprakla örtmektir.

Namazı kılınmadan defnolan bir ölü için, kabrin üzerinden ce­naze namazı kılmak caizdir. Aynı zamanda da, namazın sevabı kab­rin içindeyken ölüye ulaşır. Hanefi’lere göre, ceset kıbleye doğru ko­nulmadığı için yahut sol tarafına konulduğu için kabir kazılmaz. Bundan başkası için kabir kazılır.

Dar olan camiyi genişletmek yahut yer darlığı dolayısıyla, ölü­nün yanma başka birsini gömmek için kabir kazılabilir. Malikilere göre tarla veya bina yapmak için kabrin kaldırılması kesinlikle caiz değildir. Hanefi’lere göre, kabrin eskimiş ve içindeki ölünün kemikle­ri kalmamış ise tarlaya veya binaya çevirmek caizdir.

Mevta ile birlikte, altın, gümüş ve ziynet eşyası defnolmuş ise veyahut, az olsun, çok olsun, başkasına ait bir mal kabre düşmüş ise, sahibi de bu malı dava etse, istese, o zaman kabir açılır. Zira, Muğire b. Şübe’nin yüzüğü Hz. Peygamber (sav)’in kabrine düşmüş, bu Sebeple kabrin bir yerini açtıktan sonra yüzük bulunmuştur. An­cak bu hadis zayıftır.

Maliki’lere göre kabir açılmaz, mal sahibine, malın bir benzeri ve yahut, bıraktığı mirastan verilir. Mala benzeyen mal, kıymete da­yalı mallarda ise kıymeti miktarı verilir.

Ölen kimse, başkalarının kıymetli olan bir taşını yutmuş olsa, mal sahibi de o kıymetli olan taşına dava etse, o zaman ölünün kar­nı yarılıp taş alınır ve sahibine verilir. Şayet o taş ölünün malı ise, Hanefi ve Maliki’lerden, Sahnün’a ve Şafıilerce en sağlam kavle göre, ölünün karnı yine yarılıp o taş alınır. Hambeliler ile Malikilerden İbn-i Hubeybe ve Şafii’lerden başka bir görüşe göre, ölünün karnı yarılmaz.

Gebe bir kadın ölse ve karnında hareket eden bir canlı, bir ce­nin bulunsa, Fakihler’in çoğuna göre ameliyatla karnı yarılır ve ço­cuk alınır.

Defnedildikten sonra ölünün nakli; Hanefi’lere göre defn yerin­den daha hayırlı bir yerde defnetmek yahut iyi bir kimseye yakın o-lup, onun feyzinden yarar görmek için, yahut kendi aile mezarlığına gömülmesi veyahut ailesinin ziyaret edilmesi için yakında bulunma­sı gibi hususlar olursa, o zaman bir beldeden diğer bir beldeye, şe­hirden köye, köyden şehre nakletmek caizdir. Nitekim mutlak olarak gömüldükten sonra, ölüyü bir yerden başka bir yere nakletmek caiz değildir. Şehitler bu kuralın dışındadır. Zira şehidin öldüğü yerde defnedilmesi lazımdır. Hatta ve hatta nakledilecek bile olsa gene eski yere götürmek menduptur. Zira Uhud savaşında şehit düşenlerin buraya geri götürülüp, gömülmeleri emredilmiştir.

Şafii’lere göre zaruret olmazsa kesinlikle ölünün nakledilmesi haramdır. Maliki ve Hambelilere göre; bir maslahat olursa caizdir. Tüm Fakihlerin ittifakiyle zaruret, maslahat yahut ailesinin ziyaret edebilmesi için, yakında bulunması gibi hususlar var ise, bir yerden başka bir yere ölüyü nakletmek caizdir. Böyle bir zaruret olmazsa, zimmi bile olsa onun kemiklerini kırmak veya yer değiştirmek kesin­likle caiz değildir ve aynı zamanda haramdır. Yakup ile Yusuf (as)’m Mısırdan Şam’a nakledilmeleri, aziz ecdadı ile beraber olmaları için­dir. Birde Yusuf (a.s)’ın, Musa (a.s)’m rüyasına gelerek “Benim kab­rimi Mısırdan Şam’a nakletmezsen, Süveyş Kanlının açılmasıyla be­nim kabrim suyun altında kalır” demiştir. Onun için Musa (a.s.), o-nun kabrini bu maslahat sebebiyle Mısırdan Şam’a getirdi. Bu örnek ne kadar öncekilerin şeriatına göre ise de, aynı zamanda bizim şeria­tımızı da mutabıktır.

Şafii’lere göre kabirlere koku sürmekte bir sakınca yoktur. Cumhura göre kabirlere su serpilmesi menduptur. Yaş bir ağaç dalı, fesleğen çiçeği ve benzeri yaş dallar dikmek de menduptur. Zira böy­le yapmak toprağın kaybolmasını Önlemektedir. Dikilmiş olan ağacın veya çiçeğin kuru kısmından başkasının alınması caiz değildir. Zira yaş kısmı kabrin sahibi için teşbih ve istiğfarda bulunur. Şu halde kuru kısmının alınması ise caizdir. Zira ölünün ondan istifadesi sona ermiştir. Bunun delili ise; Hz. Peygamber (sav)’in yeşil bir hurma dalını ikiye ayırdıktan sonra, azap çekmekte olduğunu bildirdiği, iki kabir üzerine dikmiş olmasıdır. Bunlar kurumadığı müddetçe, sahip­lerinin azabının, hafifleyeceğini açıklamıştır. O halde yaş ağaçta bir nevi hayat vardır.

Ölü için teşbih ve İstiğfarda bulunduğu için, onun kesilmesiyle ölünün hakkını yok etmeye sebep olunacağı için, kabir üzerindeki yaş ağacı ve bitkiyi kesmek mekruh görülmüştür.

Zimmi veya yahudi bir kadın, müslüman bir kimseden gebe ol­duğu halde ölse, ve aynı zamanda karnındaki ceninde ölmüş olsa, Şafii ve Hambelilerce en sağlam ve kuvvetli olan görüşe göre, o kadın müslümanlarla kafirlerin kabristanları arasına defnolunur. Kadının sırtı kıbleye karşı konur.[179] Zira ceninin yüzü anasının sırtındadır. Bu çocuk müslüman olduğu için, kadın ayrı olarak defnedilir. Zira kafirlere yapılan cefa ve azaptan zahmet duyar. Kadında kafir oldu­ğu için müslümanlara ait mezarlara defnolunamaz.

Şayet bir Müslüman gemide ölürse, Fakihlerin ittifakiyle bu Müslüman yıkanır, kefenlenir ve cenaze namazı kılınır. Bir veya iki gün içinde karaya çıkmak ihtimalleri varsa ve aynı zamanda cesedin tağayyur olmasına bir ihtimal yoksa, o zaman karaya defnetmek için beklenir. Şayet kara, iki günden daha uzak ise, yahut cesedin bozul­masından korkulursa, o zaman kefene sarılıp, Hanefi’lere göre tabu­ta konulduktan sonra denize atılır. Malikilere göre üzerine ağır bir cisim konulmadan denize atılır. Şafii’lere göre, iki tahta arasına bı­raktıktan sonra denize atılır. Hambelilere göre, denizin dibine derhal girmesi için, üzerine ağır bir demir veya taş gibi bir cisim ile bağlan­dıktan sonra denize atıür.

Herhangi bir insan, ölmeden önce kendi için kabrini hazır et­mesi, fakihlerin çoğuna göre caizdir. Hatta önceden kabrini hazır et­menin sevap olduğunu söyleyenler olmuştur. Zira ölüm değişmez bir kanun olduğu için, saati gelince bu yolculuktan kurtulacak kimse yoktur. Bunun için şu zaman da şehir ve kasabalarda, belediyeden kabir yeri, para ile alınıp daha önceden hazırlanmasında kesinlikle bir sakınca yoktur ve aynı zamanda da sünnete aykırı değildir. Bele­diyeden satın alınmamış olan bir kabir hazırlanırsa ve aynı zamanda bu kabristan, umuma ait olursa, eğer kabristan geniş ise, kabrin dı­şındaki yerleri işgal etmek doğru değildir. Şayet kabir dar ise, o za­man sahibinin masrafını vermek şartı ile o kabre defnetmekte bir sa­kınca yoktur.

Ölen bir kimsenin kabri üstüne hayvan bağlamak caiz değildir.

Zira öyle yapılırsa ölünün kutsiyetine zarar vereceği gibi yatırlara kurban kesmeye de yol açar. Bunun için Muhaddis Abdürrezzak di­yor ki; “Cahilliye devrinde biri ölünce, defin işi bittikten sonra, kab­rinin yanı başında bir deve veya koyun yada sığır boğazlanırdı.” Hz.Peygamber (sav) bu adeti kaldırarak şöyle dedi;

“İslam da, kabirde ve kabristana hayvan boğazlanması kesin­likle yoktur.” [180]

Ölü defnedildikten sonra, ölünün yakınları olsun veya başkası olsun, bir deve boğazlanıp eti parçalanıp dağıtılacak kadar bir süre kabrin yanında beklemeleri müstehabdır.

Kabre defnedilen ve teklif çağına yetişmiş olan her müslüman meyyit hakkında telkin verilmesi meşru görülmüştür. Hanefi Fuka-hasmdan bir görüşe göre de definden sonra telkin yapılması, ne emr olunur, ne de nehy olunur. Şu halde Hanefılerce okunması hasendir.

Zira okunması, okunmamasından daha faziletlidir.

Zira, “Müslümanlar bir şeyi güzel görürse o şey Allah katında da güzeldir.”

Şafii ve Hambelilere göre [181] definden sonra telkinin okunması müstehaptır. Ashab-ı Kiram telkini müstehap görmüşlerdir. Zira Ra-şid b. Sa’d, Damre b. Hubayb ve Hakim b. Umayr şöyle demişlerdir; Ölünün kabri tesviye edilip, insanlar oradan uzaklaşınca, Sahabe, ölünün kabri başında şöyle demeyi güzel görürlerdi;

Ey filan oğlu filan!… “La İlahe İllallah, Eşhedü en la İlahe İllal lan” de. Bunu üç defa tekrarlar ve sonra şöyle söyler. Ey filan!… Rabbim Allah’tır, dinim İslam’dır peygamberim Muhammed (savj’dir.

Tabiinden Raşid bin Sa’d; Damret bin Habib ve Hakim bin Umeyrden yaptığı rivayet şöyledir; “Ölü kabrine konulup üzerine top­rak atılıp düzeltildikten sonra, cemaat ayrılırken birinin şöyle telkin­de bulunması müstehaptır. (El-Hafız bunu Telhiste zikrettiten sonra susmuş, bir açıklamada bulunmamıştır. Tabarani ise bunu, Ebü U-mame hadisi olarak rivayet etmiştir ki Ebü Umame’nin naklettiği tel­kin biraz değişiktir.) İmam Nevevi Er-Ravda da şöyle demiştir; hadis ne kadar zayıf olsa da, fakat sahih hadislerden bazı şahitlerle takvi­ye edilmiştir. Zira asırlarca kendisine uyulan imamların, zamanın­dan beri bu hadislerle amel etmeye devam etmişlerdir. Çünkü ölü­nün kabirde alışkanlık sağlaması için faydası kesinlikle vardır.”

Ebü Davut Sünenlerinde, Hz. Osman (ra)’dan nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber (sav) Efendimiz, ölüyü defnettikten sonra he­men dönmeyip orada bulunanlara “Kardeşinize Allah’dan mağfiret dileyiniz, güzel temkin taleb ediniz, o şu anda sual görmektedir” bu­yururlardı.

Öğüt vermeye devam et. Zira öğüt müzminlere fayda ve­rir. [182]

Taberani’nin Ebü Umame (ra)’dan, Telkin ile ilgili olarak yaptığı rivayette şu cümlelere yer verilmiştir. “Ölene anasının ismiyle hitap edildikten sonra şöyle denilir.

Dünyada ne ile çıktığını hatırla. Allah’tan başka ilah olmadığı­na ve Hz. Muhammed (sav)’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ettin. Rab olarak Allah’ı, din olarak îslam’ı, peygamber olarak Mu­hammed (sav)’i ve iman olarak Kur’an’ı seçtin.” [183]

Halvanida şöyledir; “Telkin okuyacak kimsenin, ölen kişinin ölümüne sevinen yada memnun kalan bir duyguya sahip olmaması lazım gelir. Allah’ın taktirinde mutlak hayır bulunduğuna itikat eden bir kimsenin telkinde bulunması lazımdır.” [184]

Ölmek üzere olan bir Müslüman canını verirken ağzından küf­rü gerektiren bir söz çıkarsa, bu Müslüman olan kişiden, şuurlu bir şekilde çıkmadığına hüküm verilerek, Müslümanlara yapılan işlerin aynısı ona da yapılır. Şu halde onu Müslüman olarak kabul ederek dini merasimi yapılır.

Bir Müslüman kabrine defedildikten sonra, kabri başında otu­rarak Kur’an-ı Kerim okumak müstehap ve müstahzendir. Zira bu­nu gören kimse bu Kur’an okumak çok iyi bir şey diyorlar, en büyük delilimiz ve senedimiz Hz. Peygamber (sav)’in sahih olan hadisidir. “Kur’an nerede okunursa oraya Rahmet iner.” Netice olarak Kur’an-ı Kerim ölülerin üzerine okunduğu zaman, onların üzerine de Rahmet indiği için onların sıkıntıları gider. Zira Cumhur-i Fukaha, ölü için Kur’an okumak veya okutmanın caiz olduğunu söylemiştir. Fetvada buna göredir. Buna bu şekilde inanmak elzemdir. Zira bir kimse Kur’an-ı Kerim okuduğu zaman evvela kendisine sevap gelir, bu sevap onun malı olduğu için istediği kimseye verebilir. Buna İtiraz e-den Cumhur-i Fukahanın dışına çıkmış olur.

Kur’an okumanın peşinden, kabulünü ricada bulunularak, ö-lüye dua edilir, zira bu ölüye yarar verir. Çünkü Kur’an okumaya başlamadan yapılan duaya göre kabul olamaya daha yakındır. Çok kere Mülk sûresi, Vakıa, İhlas ile Muavvizeteyn sureleri, Yasin su­resi sonra Fatiha-i Şerir ile Bakara suresinin evveli okunur, sevabı ölünün vesair ehli İslam’ın ruhlarına bağışlanır. Ölünün mağfiret-i İlahiyyeye mazhar olabilmesi için dua edilir.

Meyyitin velisinin, birinci günden yedinci güne kadar kolayına gelen şeyi fakirlere vermesi ve sevabını ölüye bağışlaması sünnettir. Buna gücü yetmeyen Ölü sahibi iki rekat namaz kıldıktan sonra “se­vabını bağışlamalıdır. Ölü sahibinin ziyafet ve yemek vermesi kesin­likle mekruhtur. Sadaka verenin bütün mü’minlere ve mü’minelere niyet etmesi en faziletlisidir. Zira bu sadakanın sevabı onlara ulaşır. Kendisinin sevabından bir şey eksilmez.

Okunan Kur’an’ın sevabı evvela Hz. Peygamber (sav)’e hediye e-dilmesi müstehaptır. Zira o bizi bütün dalaletten ve sapıklıktan kur­tarmıştır. Bu da bir çeşit teşekkür ve hasene babında olur.

Sadaka niyetine verilen sadakanın sevabı kesinlikle mevtaya ulaşır. Zira Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyuruyor.

Bir adam Hz. Peygamber (sav)’e sordu; “Babam öldü, geriye mal bıraktı. Fakat vasiyet etmedi. Bunun adına sadaka verecek olursam, o sadaka babamın günahını temizler mi? Veyahut günahlarına kefa­ret olur mu?” Hz. Peygamber (sav) Efendiniz ona “Evet…” diye cevap verdi. [185]

Ashabdan Sa’d bin Ubade (ra)’ın annesi vefat etmişti. Hz. Pey­gamber (sav)’e gelerek dedi ki; “Ya Resullalah! Şüphesiz ki annem vefat etti, onun adına sadaka vereyim mi?” Hz. Peygamber (sav)’in cevabı “evet…” diye olmuştur. Bunun üzerine Sa’d (ra) gene sordu; “Hangi sadaka daha faziletlidir?” Hz. Peygamber (sav); “su vermek” diye cevap verdi. [186]

Zira suya çok ihtiyaç olan yerlere olursa öyledir. Şu halde hal­kın ihtiyacına göre sadaka verilir.

Hz. Aişe (ra)’dan rivayet edildiğine göre; Bir adam Hz. Peygam­ber (sav) efendimize gelerek dediki; “Ya Resulallah! Anam aniden ve­fat etti, eğer konuşsaydı sadaka verirdi. Onun adına sadaka vereyim mi? Onun için sevabı var mıdır? Hz. Peygamber (sav), ona “evet.[187] diye cevap verdi.

Şu halde insan öldükten sonra, amel defteri onun zatı için ka­panır, yani ölü olan kimse diri gibi, kendisi için ne sevap nede gü­nah işler. Onun İçin, dirilerin yapacakları hayır ve duaların kesinlik­le faydası vardır. Ancak ölenin yakınları olsun veya dostları olsun, sevabı ölüye hediye edilmek üzere istiğfar ve duada bulunması veya Kur’an-ı Kerim okuması veyahut sadaka vermesi, ittifakla olarak ca­izdir. Zİra Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyuruyor.

Ademoğlu ölünce ameli kesilir. Fakat şu üç cihetle kesilmez; Cari bir sadaka, istifade edilen bir ilim ve kendisine dua edecek bir salih evlat,”

Öldükten sonra Mü’mine amelinden ve iyiliklerinden ulaşan şeyler şunlardır; Öğretip yaydığı ilim, geriye bıraktığı salih bir evlat, miras bıraktığı bir mushaf, inşa ettiği bir camii, yolcular için yaptığı bir bina, akıttığı bir su… birde hayatta iken, sıhhati yerinde iken malından çıkarıp verdiği sadaka. İşte bu, ölümünden sonra ölene ulaşır.[188]

Dua ve istiğfarın da ölülere yarar sağladığı hakkında hem ayet, hem de hadis vardır.

Onlardan sonra gelenler, Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla, kalbimizde Mü’minlere kar­şı kin bırakma. Rabbimiz! Kuşkusuz ki sen çok şefkatli ve çok merhametlisin derler. [189]

Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni,anamı, babamı ve Mü’minleri bağışla..[190]

Kendi günahın için, mü’min erkek ve kadınlar için de Al-lah’dan af dile.[191]

Hadisten delil ise, Hz. Peygamber (sav), vefat ettiğinde Ebu Seleme’ye dua etmiştir. Bunun gibi, Avf b. Malik hadisinde, cenaze na­mazını kıldırdığı ölü ve diğer cenaze namazını kıldırdığı her ölü için dua etmiştir.

Abdullah b. Zübeyr (ra) rivayet ediyor.

Rasulullah (sav)’e Has’am kabilesinden bir adama gelerek şöy­le dedi: “Babam çok yaşlı bir ihtiyarken müslüman oldu. Bineğin üs­tünde durmaya güç yetiremiyor. Hacc ise ona farz kılınmıştır. Onun yerine haccedeyim mi?” Rasulullah (sav); “Evet” dedi. Sonra da şöyle buyurdu: “Senin babanın bir borcu olsaydı ve sen onu ödeşen bu onun yerine geçmez mi?” Adam; “evet” dedi. Rasulullah (sav): “Onun yerine haccet” buyurdu. [192]

Bir kadın, Hz. Peygamber (sav)’e gelerek; “Ya Resulallah! An­nem haccetmeyi kendisine anezretti. Fakat haccetmeden öldü. Onun yerine be hacca gidebilir miyim?” diye sordu. Hz. Peygamber (sav); “Baksana! Senin annenin borcu olsa onu ödeyecek miydin” dedi. Ka­dının cevabı “evet” oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav); Allah’­ın borcunu yerine getir. Muhakkak vefaya en layık olan Allah’tır.” buyurdu.

Bir kadın Hz. Peygamber (sav)’e gelerek; “annem öldü. Bir ay o-ruç borcu vardı. Onun adına oruç tutsam olur mu?” diye sordu. Hz. Peygamber (sav) “evet…” cevabını verdi. Şu halde bu hadislerin tü­mü sahihtir.

İbn-i Kudeme demiştir ki; “bu hadislerin tümü sahihtir. Bu ha­dislere göre ölen kimse diğer ibadetlerden de kesinlikle faydalanabi­lir. Zira istiğfar, dua ve oruç bedeni ibadetlerdir. Allah Teala kendi fazilet ve Rahmetiyle bunların sevabını ölüye ulaştırır. Bunlar gibi diğer bütün ibadetlerin sevabını da ölüye ulaştırır. Fakihler namaz kılmak ve Kur’an okumak gibi, bedeni ibadetlerin sevabının, yapan­dan başkasına, yani ölüye ulaşıp ulaşmayacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Şafii ve Malikilerin sonradan gelen fakihlerine ve Hanefi ile Hambelilere göre, ölü yanında Kur’an okunduğu zaman, Kur’anın sevabı şüphesiz ölüye ulaşır. Eğer ölü orada bulunmuyorsa, Kur’an okumanın evvelinde yapılan dua olursa, o zaman gene Kur’anın se­vabı gaip olan ölüye ulaşır. Zira Kur’an okunan yere rahmet ve bere­ket iner. Kur’anm sonunda dua etmek nur alel nur olduğu gibi, ka­bule de delalet eder.

Önceki olan Malikilrin alimleriyle, ilk olan Şafii’lerin meşhur olan görüşleri; ibadetlerin sevabının yapandan başkasına ulaşmaya­cağı şeklindedir. Mesela ölü adına Kur’an okumak, ölü adına namaz kılmak ve bunlara benzeyen işler gibi. Fakat Şafii’lerin sonradan ge­len alimleriyle ve sonradan gelen Malikilere göre; Kur’an okumanın sevabının ölüye ulaşacağı şeklindedir. Bu açıklamada uzak yakın değişmez. Bunun fayda vereceğine inanmak lazım ve elzemdir. Bu Kur’an okumaya bağlı değildir. Diğer bütün işlerde de geçerlidir.

Dua etmiş olan kimse kendisi için değil başkaları içinde fayda­sı olursa, kendisi içinde faydası olur.

Hanefi’lerin en kesin delillerine göre, kabrin yanında oturmak ve Kur’an okumak kesinlikle mekruh değildir. Başkası için haccetme veya bedeni ibadetlerde bulunma konusunda şu şekil görüşleri var­dır. Her halükarda bir insan yaptığı işlerin, o iş onun mülküne geç­tiği için sevabını başkasına verebilir. İsterse namaz ve oruç, yani be­deni işler olsun veya hac yani mal ile yapılan işler olsun, İsterse sa­daka ve benzeri şeyler olsun yani mali ibadet olsun, fark etmez. Bunların sevabını ölüye bağışlamak caizdir ve aynı zamanda ölü ne­rede olursa olsun sevabı ölüye ulaşır.

Hanbeli’lere göre kabrin yanında Kur’an okumanın kesinlikle bir sakıncası yoktur. Onların delilleri ise bu hadistir; “Her kim ana babasının kabrini ziyaret ederde biri veya ikisinin kabirlerinin ya­nında Yasin Suresini okursa Allah onu mağfiret eder” Başka bir ha­dis ise şöyledir; “Her kim kabristana girer ve Yasin Suresini okursa veya onbir kez İhlas suresini okursa, Allahü Teala o gün orada bulu­nan ölülerin azabını hafifletir, orada bulunan ölüler sayısınca, oku­yan kişiye sevap yazılır” Fatiha ve benzeri sureleri okumak gibi, in­sanların işleride bu görüşe göredir.

Mü’minlerin güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir. Şu halde güzel işler kötü işleri götürebilir. Zira Allah (c.c.) şöyle buyur­muştur;

Güzel işler elbette kötü işleri (yani günahları) götürür.”

Fatiha’nm akrep sokmuş diri kimseye fayda verdiği sabit ol­duktan sonra ölüye fayda vermesi elbetteki evladır. Zira Uhud sava­şında Hz. Peygamber (sav)’in düşman tarafında şehadetini işitince, Sahabiyelerden olan kadınlar Medine’den koşarak Uhuda geldiler ve şehitleri kontrol ettiler fakat Hz. Peygamber (sav) “in cesedini göre­mediler. Onların içinden bir kadın, kocasını, babasını, oğlunu ve kardeşini şehitlerin içinde gördü ve onlara Fatiha-yı Şerif okudu. Sonra Hz. Peygamber (sav)’i görerek, onun yanma koşarak gitti. Hz. Peygamber (sav) kadına şöyle buyurdu; “Oradaki şehitleri gördünüz mü?” “Evet gördük Ya Resulüllah. Babamı, kocamı, oğlumu ve kar­deşimi şehit olarak gördüm. Onlara Fatihayı Şerif okudum.” Hz. Pey­gamber (sav) buna karşı sukut etti. Hz. Peygamber (sav)’in suku-tu da hadis olduğu için ölülere Fatiha’yı okumak sünnettir.

Netice olarak, Şafii’lerin sonra gelen Fakihlerinin görüşü de di­ğer üç imamın görüşü gibi olmuştur. Buna göre Kur’an okumanın sevabı ölüye kesinlikle ulaşır. Sübkiye göre, Kur’an’ın bir kısmından eğer ölüye bir fayda ve yarar sağlamak veya içinde bulunduğu azabı hafifletmek kastedilirse kesinlikle faydası vardır. Zira yılan veya ak­rep sokmuş bir kimseye, birisinin şifa azmiyle Fatiha okuyunca ya­rar verdiği hadis ile sabittir. Hz. Peygamber (sav) de bunu; “Fatiha­nın panzehir olduğunu nereden biliyordun?” sözü ile ikrar etmiştir.

Kur’an bir maksat için diriye yarar verince, ölüye bittarıkı evve­la vermesi lazımdır. Hatta ve hatta Kadı Hüseyin, ölmüş olan kimse­nin kabri başında Kur’an okumanın caiz olduğunu söylemiştir. İbn-i Salah’a göre Kur’an’ın okunmasını duaya çevirmek daha iyidir de­miştir. Yani “Kur’an’ın sevabını falan kişiye ulaştır” demesi daha uy­gun olur ve Kur’an ‘m dinlenmesi sevaptır. Zira Allah (c.c.) şöyle bu­yurmuştur;

Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki Rahme­te eresiniz. [193]

Bu ayet Kur’an okunan bir yerde dinlemenin farz olduğunu bil­dirmektedir. Bazı görüşlere göre, Kur’an’ı dinlemek, okumaktan da­ha sevaptır. Bu husustaki hadislerin mealleri şöyledir; “Kur’an oku­yan için bir sevap, dinleyen için iki sevap vardır.”

Kim Allah’ın kitabından bir ayeti kulağıyla dinlerse onun için iki kat sevap yazılır.”

Demek ki Kur’an-ı Kerimi dinlemek okumaktan daha sevaptır. Kur’an’ı dinleyen kimse onu dinleme sevabını aldığı gibi, tamamını dinleyende aynı sevabı kat kat almaktadır.

Hoparlörden Kur’an dinlemek, okuyucudan dinlemek gibidir. Radyo ve televizyondan, canlı yayın sırasında dinlenen, hoparlörden dinlemeye benzer. Zira sesin tel ile ulaşması ile ses dalgaları aracılığı ile telsiz olarak anında ulaşması arasında kesinlikle bir fark yoktur. Yalnız okuyanla dinleyen arasında bir yer farkı vardır. Buna göre teypten, plaktan veya öğretilmiş bir kuştan dinlemek, okuyucudan dinlemek gibi değildir. Fakat bunların dinlenmesinde bir sakınca’ yoktur. Ve aynı zamanda boş konuşmaktan daha iyidir. Bunların okumaları bilerek ayet okuma değildir, sadece başkasının okumasını tekrar ediyorlar. Bunları dinlemek yankılanmışmış sesten dinlemek gibidir. Zira bilerek ve şuurlu olarak Kur’an’ı okumuyorlar. Şu halde Kur’an’ı bizzat okuyandan dinlemeyenin durumu sevap bakımında okuyan kimse gibidir ve aynı zamanda hatim sevabını da alır. Şafii ve diğer mezheplere göre, hatim sevabı almak için, okunan kişiyle beraber okunması ve aynı zamanda kulağına kendi sesini işitmesi lazımdır.

Ramazan ayı özelliğini Kur’an-ı Kerimden almaktadır. Kur’an-ı Kerim, Ramazan ayında bulunan ve bin aydan daha hayırlı olan Ka­dir Gecesinde indirilmiştir. Bunu dikkate alan Müslümanlar, diğer aylarda okudukları Kur’an’ı bu ayda daha çok okurlar. Ramazan a-yından bol manevi kazançla çıkmayı planlayan Müslümanlar, bu he­defe, Kur’an okuyarak ve dinleyerek ulaşmak isterler. Ramazan a-ymda camülerde ve evlerde mukabele okunur. Mukabele Ramazan ayının birinci günü başlayıp, sonuncu gününe kadar bitirmek üzere, Kur’an’m tamamını, ezberden veya yüzüne okumak demektir. Hz. Peygamber (sav); “Kur’an okuyunuz, zira Kur’an, okuyanlara, kıya­met günü şefaatçi olarak gelir” buyurmuştur.[194]

Okuyan kimse manasını ve dinleyen kimsede manasını bilmez­se gene de sevabı vardır. Eğer manasını bilse daha faziletlidir.

Siyah elbise giyinip matem tutmak mekruhtur. Zira matem tutmak gayri müslimlerin adetidir. Kesinlikle İslam da matem tut­mak yoktur. Hususi olarak erkeklerin siyah elbise giyinip, yaslı ol­duğunu göstermesi sünnete uygun değildir.

Ergenlik çağına girmeden ölen Müslüman çocukları, hiçbir he­sap görmeden cennete girer. Zira Hz. Peygamber (sav) oğlu İbrahim vefat ettiği zaman şöyle buyurmuştur; “kuşkusuz onun cennette bir emzireni vardır…” Bütün Ehl-i sünnet vel cemaatin ittifakiyle, kabir sualinin hak olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Zira bunu ha­dis ile tesbit etmişlerdir. Şu halde ruh ve beden arasındaki olan itti­sal ve bağlantı kıyamete kadar devam etmektedir. Tıpkı ampul ve a-kım arasındaki İttisal bağlantı gibi. Bedenin çürümesi, yanması, hayvan-ı mufteris tarafından yenilmesi vs. gibi. Bu ittisali bağlantıya olumsuz yönde tesir etmez.

Bununla beraber kabir sualine gelince, kabir sualine muhatap olan, bedenle ittisali bağlantıda bulunan ruhtur. Zira insan öldük­ten sonra, bir daha kalkıncaya kadar kesinlikle artık bedenine geri dönmez.

Açıkladığımız gibi, aralarından bu ittisal bağlantı içinde ruh mü­teessir olduktan sonra cesede de verir, Alem-i Berzahtaki nimetler­den aynı ölçüde ruh faydalanır. Zira akleden, bilen, varolan düşü­nen ve kötüyü iyilikler arasından fark eden ancak ve ancak ruhtur. Netice olarak elektrik akımıyla, ampul arasındaki ittisal ve bağlantı ne ise, ruh ve beden arasındaki ittisal ve bağlantıda aynen onun gi­bidir.

Toprağa dönüşüp çürümüş olan beden zamanı ve vakti gelince, yeniden tip ve şekilde bir değişiklik olmadan tekrar dirilir.

Fakat bu dünya bedeni sadece dünyadaki olan hayata göre meydana gelmiştir. Ahirette olan hayat bambaşkadır. Onun için me­tabolizma ve yapı sisteminde büyük değişiklik olduktan sonra vücu­da gelir. Ölüm olayı meydana geldikten sonra, ruh, berzah aleminde kendi amel ve inancına göre yerini alır.

Berzah alemi her iki dünya ile de ilgilidir. Şu halde herhangi bir Müslüman, imanla beraber kabre yani Alem-i berzaha girse, o Müslüman zülcenahan olur yani dünyayı da, ahireti de görür. Zira alem-i berzah, dünya ile ahiret arsında, ruhlar için bir mesken ye­ridir ve aynı zamanda bekleme salonudur. Nasıl ki dünyada in­sanlar, inanç ve amellerine göre değişiktir, aynı buna göre ruhlarda böyledir. Bunların özetlenmesi şöyledir;

1- Ala-yı illiyyin veya Mele-i Ala’ya, burada duran ancak ve ancak, Peygamberlerin ruhlarıdır. Hz. Peygamber (sav) Efendimizin, kutsal Ruh-i Şerifeleri en üst tabakadadır.

2- Yeşil kuşlar için de arşın altındadırlar. Bu ruhlar şehitler­den bir taifenin yeridir. Bu ruhlar cenneti seyretmekte veya berzah aleminden cennete açılan pencereden cennet nimetlerinden fayda­lanmaktadır.

3- Cennet kapısından hapsedilen ruhlar, borç veya zimmet bu­lunduğu halde şehit düşenlerin ruhlarıdır. Zira savaşta şehit olan babası hakkında, Hz. Peygamber (sav) ile görüşen gence, Allah Resu­lü; “Hayır baban cennette değil, kapısında bekletiliyor, çünkü üze­rinde borç vardır” buyurmuştur.

4- Kabir aleminde bekletilen ruhlar; Bu ruhlar aşıranların ruh­larıdır. Yani başkasına ait olan bir şeyi izinsiz olarak çalmak. O ça­lınan şey ister devlete ait olsun isterse millete ait olsun fark etmez.

Aşırı derecede Devlet malı alan kimse için arkadaşları, “cennet ona mübarek olsun” dediklerinde Hz. Peygamber (sav) nübüvvet gö­züyle onun yerini gördükten sonra şöyle buyurmuştur; “Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, onun aşırı olarak aldığı malı, ateş olup kabrinde, ruhunu sarmıştır.

5- Berzah’in alt tabakasına veyahut yeryüzünde berzah ile ilgili bir bölümde hapis edilen ruhlar; Bu ruhlar A’layı İliyyine yüksele-mezler. Zira bunları amelleri kötü olduğu için orada hapsedilir. Bun­lar dünyada iken o kıymetli ömrünü, Allah’ı bir gün olsun ibadet konusunda akılından geçirmeyen,  kalbinden gelen zikirde bulun­mayan kimselerdir. Bunların dünyadaki hayatları kötü olduğu için ruhları da kötüdür ve kötü alemde kalmaya da mecburdur.

6- Berzah’m alt kısmında duran ruhlar vardır. Bu ruhlar, tan­dır tipi ateş dolu olan yerlerde hapsedilirler. Bunlar dünya hayatın­da iken, zinaya müştak ruhlardır. Bunların çoğu tevbe etmeden öl­müştür.   Zira  Miraç  gecesinde  onların  acıklı  hali  Hz.   Peygamber (sav)’e gösterilmiştir.

Berzah aleminde, kanlı bir nehir içinde hapsedilen ve kenara yakın olduklarında ağızlarına taş atılan ruhlar vardır. O halde tüm insanların dört yerde durma hakkı vardır.

1- Ana rahmindeki olan devri. Bu Ana rahmi hem dardır, hem de karanlıktır. Aynı zamanda da üç ayrı tabakadan meydana gel­mektedir. Kur’an-ı Kerim’in ifadesine göre buna “üç karanlık karar­gah” denir.

2- İlk olarak dünyaya ayak bastığı devresi. Bu anda tedricen büyür. Erginlik çağma yetiştikten sonra, kendi isteğiyle, ya dünya­sını şen ve ahiretini mesud eder. Veyahut her ikisini de berbat eder. Aynı zamanda kendi sıkıntı ve azabını kendisi meydana getirmiş olur.

3- Bu berzah alemi ana rahmine göre ne kadar büyük ve geniş ise, aynı zamanda dünyaya karşıda öyle büyük ve geniştir. Bütün ruhlar, amel ve itikatlarına göre bu berzah aleminde yerini alır ve bekleme salonunda Kıyametin kopmasını bekler.

4-  Bu dördüncü devre, insanlar için son devredir. Ya cennete, yada cehenneme karar kılınacak devredir.

[152] Buhari Teyemmüm, 1; Salat, 56; Ebu Davud, Salat 24

[153] Buhari, Cenaiz

[154] Neylül-Evtar, c.4, s.79

[155] Tirmizi

[156] Neylül-Evtar, c.4, s.82

[157] Neylül-Evtar, c.4, s.82

[158] Neylül-Evtar, c.4, s.9

[159] Ebu Davut, s. 10

[160] Zeylai

[161] Müslim, Cenaİz

[162] Neylü’l-Evtar, c.4, s.91

[163] İma Kâsânî; Buhru’r-Râik

[164] El Muhit

[165] Fetavayi Hindiye

[166] Kadihan

[167] Fetava-yi Hindiyye: 1/166

[168] Neylül-Evtar, c.4, s.97

[169] Neylül-Evtar, c.4, s.94

[170] Neylül-Evtar, c.4, s.95

[171] Fetavayı Hİndiyye

[172] Neylül-Evtar, c.4, s.94

[173] Neylül-Evtar, c.4, s.95

[174] Ebu Davud rivayet etmiştir.

[175] Neylül-Evtar, c.4, s.96

[176] Reddül-Muhtar, 1.830

[177] Neylü’l-Evtar c.4, s.99

[178] Neylül-Evtar, c.4, s. 128

 

[179] Muğnil Muhtaç, c.l, s.362

[180] Ebu Davud

[181] Muğil Muhtaç, c.l, s.367

[182] Zaryat, 55

[183] Sıracül-Vehnac

[184] Fethu’l-Kadir

[185] Neylül-Evtar, c.4, s. 103

[186] Neylü’l-Evtar, c.4, s. 104

[187] Neylü’l-Evtar, c.4, s. 103

[188] İbni Mace

[189] Haşr, 10

[190] İbrahim, 41

[191] Muhammed, 19

[192] Neylül-Evtar, 4/319

[193] A’raf, 402

[194] Müslim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close