Din birdir. Neden birden fazla mezhep vardır?

Bazı hükümlere Kur’an da ve hadislerde esneklikle yer verilmiş, bazı hükümler biraz kapalı kalmış ve birçok hükümlerin de sadece ana teması bulunmuş, diğer hükümler ise Peygamber (sav)’in açıklamasına ve ilim adamlarının araştırıp bulmasına ve böylece islami alanda ilim alış­verişi kıyamete kadar devam etsin.

İşte bu sebeple bir mesele hakkındaki ayet ve hadisler araştırı­lırken taşıdığı esneklik sebebiyle veya aynı mesele hakkında birden fazla rivayetin bulunması nedeniyle farklı tespitler ve ictihadlar orta­ya çıkmaktadır. Hatta va hatta kelimenin okunuşundaki ihtilaftan farklı ictihadlar doğmaktadır. Haddi zatında kesinlikle ihtilaf yoktur. Yalnız ve yalnız furuda ihtilaf vardır ve buda normaldir. Mesela İ-mam-ı Azam’a göre abdestin farzı dörttür diye ayetin hükmü öyle çıkanlmıştır.

İmam Şafii, ise bu dört farzdan başka iki farz daha ilave etmiş­tir. Birincisi, ayette tertip ve diğeri ise niyettir. Zira ibadette niyet çok önemlidir ve Peygamberimiz (sav) efendimiz de: “Ameller niyetlere göredir” buyurmuştur.

Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre abdest organlarını ara ver­meden yıkamakta farzdır. Zira ayetteki cümleler (vavi) atife ile yapıl­mıştır ve bu arada delalet eder demişlerdir. Zira Resulullah Efen­dimiz (sav)’de fiili zikr olunan şekilde cereyan etmiştir.

Yine imamlar mahremi veya kocası bulunmayan hanımın hacc etmesinde ihtilaf etmişlerdir. İmam Ebu Hanife’ye göre kadının ya­nında mahremi veya kocası bulunmadığı takdirde üç konaklık bir mesafedeki sefere çıkması haramdır demiştir. Çünkü şu hadise da­yanarak söylemiştir:

Hiçbir erkek, yanında mahremi bulunmayan kadınla tenhada başbaşa kalmasın. Hiçbir kadın yanında mahremi bulunmadan sefe­re çıkmasın.” Buhari-Müslim îbn Abbas(ra) ‘dan rivayet etmiştir.

İmam Şafii bu hadisin haccla ilgili olmadığını söylemiştir. Belki diğer seferlerle olduğunu söylemiştir ve kadının yanında mahremi veya kocası bulunmadığı takdirde iki tane güvenilir kadın olduktan sonra onlarla beraber hacca gider diye ictihadda bulunmuş ve ikinci halife Hz Ömer zamanında Hz Aişe validemizin mahfel içinde yanın­da mahremi bulunmadığı halde başka kadınlarla hacc ettiğini de de­lil olarak göstermiştir.

İmam Malik’te içtihadı aynen böyledir. Kabe’de veya Ravza-i Mutahhara’da cemaat halinde namaz kılınırken kalabalık olduğu i-çin cemaatin imamın önüne geçmesi görülmektedir. Hanefi ve Şafii mezheplerine göre imamın önüne geçenlerin namazı sahih değildir. Ama İmam Malik’in içtihadına göre sahihdir. Şu hakde bazı zorluk­larla kolaylık bulup çıkartmak ümmet için rahmet olmaktadır.

İşte mezheplerin fazla olması islamm bakış açısına ters düş­memektedir. Şu halde tek bir mezhep olsaydı o zaman bir takım zor­luk ve sıkıntılarla karşılaşılacağından onları çözmek bir sonuca bağlamak çok zor olurdu. Ebu Davud ve Tirmizi rivayet ettiler:

Peygam­ber (sav) Muazı Yemen’e gönderdiğinde ona şöyle dedi: Ne ile hükme­deceksin? Muaz: Allah’ın kitabıyla. Resulullah (sav): Eğer onda bula-mazsan? Muaz: Resulullah’m sünnetiyle. Peygamber (sav): Eğer on­da da bulamazsan? Muaz: O zaman reyimle hükmederim dedi.

Burada rey ictihaddan şeyleri benzerlerine kıyastan yahut am­me şeriatının kaideleriyle amel etmeden ki bu şimdi Adl-i Tabii kai­deleri ismini almaktadır. Buna ancak Kur’an da ve Hz Muhammed (sav)’in sünnetinde bulunan bir şeyi görebilecek göze sahip olan ha­zık, mahir alimler kadir olurlar. Hz Muaz’m cevabından Resulullah (sav) efendimiz çok memnun kalmış ve Allah’a hamd etmiştir. Vahiy devrinde gerek Kur’an-ı Kerim’in gönderildiği, gerek Hz Peygamber (sav)’in sünnetiyle Allah kitabının açıklandığı ve gerekse ashabın ic­tihadda bulunduğu bir dönem olarak fıkıh devreleri arasında yer a-lır.

Bununla beraber bu dönemde ashabın yaptığı bazı ictihadlara da şahid olmaktayız. Aşağıdaki olay bunlar içinde en belirgin olanı olup, fıkıh literatüründe bu konunun örneği olarak anılması mutad hale gelmiştir. Hendek harbinden sonra Beni Kurayza üzerine yü­rüme emrini veren Hz Peygamber (sav) ashaba: Bu gün ikindi nama­zını Beni Kurayza’da kılacaksınız diye ilan ettirmiştir. İçlerinden ba­zıları bu emirle süratli hareket edilmesi gerektiğinin kasdedildiği dü­şüncesiyle namazlarını yolda kıldılar. Bazılarıda bu emre aynen ria­yet ederek Beni Kurayza’ya varıp namazlarını öyle kıldılar. Sonuçta her iki gurubun yaptığıda tasvip gördü. İşte taraflar burada kendi ictihadlarma göre hüküm verip hareket etmiş olmaktadırlar.

İctihad konusunun Hz Peygamber tarafından tasvip edildiğine ve daha kendi döneminde bile ashabın ictihadda bulunduğunun ör­nek olarakda Muaz İbni Cebel ile ilgili hadis gösterilir. Bir de “Ku­rayza’ya varmadıkça ikindi namazını kılmayın” gibi hadis gösterilir. Yani onlardan bir kısmı hadisin zahiri ile hükmedip namazı geri bı­raktılar. Diğerleri ise hadisin zahiri ile ameli terk ettiler.

İşte sahabenin (ra) bu konuda olduğu gibi ihtilafları nasıl mey­dana gelmişse mezhep sahipleri de öyle anlayışlardan birinin takvi­yesinde nassın zahiriyle amel edilmesi veya ifadenin maksadının a-raştırıhp, zahire muhalifde olsa maksada yönelinmesi konusunda ihtilafa düşmüşlerdir. Kesinlikle şeriat-ı ğarra’da katiyyen bir çatış­ma ve muaraza yoktur. Herkese malum ve meşhurdur ki Arap dilin­de delaleti (ne anlama geldiği) açık olan lafızlar olduğu gibi müşte­rek, mücmel vb olan lafızlarda vardır. Bunların bazı örnekleri şöyle­dir; Ayn kelimesi gibi, bu kelime Arap dilindeki müşterek lafızlardan biridir. Çeşitli yerlerde kullanılır ve hangi anlamda ise ancak karine ile bilebilir. Mesela; “Ben Aynı gördüm.” Ayn: Göz, pınar, çeşme, kaynak su, tıpkısı, zatta kendisi, eşyanın hakikati, sırf, altın manalarına geldiği ancak karine ile bilinebilir. Eğer bir şan nassta müşterek bir lafız bulunu­yorsa bu lafızdan muradın ne olduğunu tayin edilmesinde ihtilaf ço­ğunlukla kaçınılmazdır. Bu ayeti kerimede zikr olunan “kur” kelime­si de bu misalde zahir bir misaldir.

Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç adet müddeti bek­lerler ve Allah’ın rahimlerinde yarattığı çocuğu saklamaları ken­dilerine helal olmaz. Eğer Allah’a ve ahiret gününe imanları var­sa.” Bakara, 228

Kur” kelimesi Arap dilinde birden fazla manaya gelen kelime­lerden biridir. Boşanmada bu kelime aybaşı, adet, hayz murad edil­miş ise tuhr (temizlik) de kasdedilmiş olabilir. Araplardan bir kısmı hayza bir kısmı tuhra bir kısmıda her ikisine birden kur derler. Kufeliler kur hayzdır demişlerdir. Bu aynı zamanda Ömer, Ali, İbni Mes-ud, Ebu Musa, Mucahid, Kat’ade, Dahhak, İkrime ve Süddi’nin de kavlidir (ra). Hicazlılar ise o tuhrdur demişlerdir. Bu da aynı zaman­da Aişe, İbn-i Ömer, Zeyd b. Sabit, Zühri, Ebban b. Osman, Şafii’nin de kavlidir (ra).

Tahir kelimeside bu müşterek lafızlardan biridir. Hangi anlama geldiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Abdullah b. Ömer’in (ra) rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Kur’an-a tahir olandan başkası dokunmasın.”

Bu hadisi Teberanikebir ve Teberaniseğir’de de rivayet etmiştir. Bu hadis sahihdir ve ricalide mevsuktur. Tahirdir yani temizdir. Kü­çük hadesten veya büyük hadesten bu mü’min tahirdir, yani temiz­dir. Aynı kelimeyle bir kafire de söyliyebiliyorsan bu kafir tahirdir, yani bedeninde necaset yoktur. Bunun gibi lafızdaki ihtimal ve müş­terek olma hali üslup ve tertiptede olabilir. Resulullah (sav)’in şu mübarek kavli gibi:

Yani Şafii’nin yanında birinci cümle haberdir. İkinci cümle ise mübtedadır. Takdirul kelamı şöyledir:

Zekatu ummihi zekatul ceni­ni

Yani bir hayvanın kesilmesi yavrunun kesilmesi olur eğer yav­rusu ölü olarak meydana gelmişse. Eğer diri olarak meydana gelmeşse cum-huru ulemaya göre kesilmesi lazımdır.

Ceninin kesilmesi annenin kesilmesi gibidir. Eğer bir hayvan bir yavru doğurursa, eğer o yavru canlı olarak doğarsa onun kesil­mesiyle eti helal olur.- Eğer cenin Ölü olarak doğarsa eti haramdır. Zira ceninin kesilmesi lazımdır, anasının kesilmesi gibi.

Bir rivayete göre ikinci zekatın nasbiyle okumuştur. O zaman harfi car onun üzerinde kalkmış yani keza katı ümmihi veyahut yüzzeki Fiili ile mudafın ve mafulı mutlakın hazfısıyla takdir olur. Bazı ulemalarda her iki cümleyi’de üstün nasb ile okumuşlar. Onlara gö­re;

Zekate el-cenini zekate ümmihi

Anasının kesilmesi gibi ceninide kesiniz. Yani cenine mafulu-bihi fiili mukadder olan zekkü için oluyor. İkinci zekat ise mesubun binazil hafididir. Yani harfi car onu üzere kalkmış o harfi carrade kafi carrdır. Kelamın takdiri şöyledir:

Kelamın takdiri şöyledir: Eti yenen bir hayvan boğazlandığında karnında ölü yavru bulunursa Hanefî mezhebinden başka bütün mezheplerce kayıtsız olarak bu yavru helaldir. Hanefıye göre ise ha­ramdır.

Bu imamların ihtilafları bu hadisi şerifin irabından olmuşlar­dır. Bu hadiste geçen ikinci zekat kelimesi hem ötreli ve hem de fet-halı olarak rivayet edilmiştir. Her iki zekat kelimesi de nasb ederek (fethalı) okunduğu zaman hadis:

Şeklinde okunur ve mana: “Ceninin de anası gibi boğazlanması lazımdır.”

Şu halde mezhep imamları ashabı kiram gibi Allah’ın (cc) kita­bını ve Resulü’nün (sav) sünnetini bilme hususunda zikrettiğimiz hal üzereydiler. Ashab (ra) bu hususta birbirinden farklı oldukları gibi aynı şekilde duyduklarını anlam ve hıfzetme derecesinde de bir­birinden farklıydılar. îbni Abbas (ra) gibi hıfzı ve anlayışı iyi olanlar vardı. Orta halli olanları da vardı. Kur’an hakkındaki durumlarda böyleydi. Onlardan ancak Allah’ın kitabını ve Resulü’nün sünnetini anlama ve dirayet yönünden ilimde ileri gelen alimler başa geçirildi­ler. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Abdullah b. Mesud, Abdurrahman b. Avf, Ubeyy b. Ka’b, Muaz b. Cebel, Amrnar b. Yasir, Huzeyfe b. Ye-man, Zeyd b. Sabit, Ebu Derda, Ebu Musa’l Eş’ari ve Selman b. Fa­risi bunlardandır. Bunlar Peygamber (sav) zamanında fetva veriyor­lardı.

Ibn Cerir şöyle dedi:

İbn Ömer ve ondan sonra Resulullah (sav)’in ashabından Me­dine’de yaşayan bir topluluk, Zeyd b. Sabit mezhebiyle fetva verir­lerdi. Resulullah (sav)’den söz olarak hıfz etmemiş oldukları şeyler­den bir kısmını ondan almışlardı. Mesrük’ten Resulullah (sav)’in as­habının yaşlılarının feraiz hakkkmda Aişe’den sorduklarını gör-düm. Kaza işlerini Ebu Bekir (ra) iletirdi. O da kitap ve sünnetten bildiği şeyler ile onlar hakkında hüküm verirdi. Eğer bulmazsa saha-beden yanında bulunanlara sorar o hususta onlardan bilgi bulursa ona döner yoksa reyi ile ictihad ederdi.

İbn-i Vehb şöyle dedi: Cabiye vakasında Ömer b. Hattab nasa hitab ederek şöyle dedi: “Kim feraizden soru sormak isterse Zeyd b. Sabit’e gelsin. Kim fıkıhtan soru sormak isterse Muaz b. Cebel’e gel­sin. Kim mal isterse o da bana gelsin.” Hz Aişe feraiz ilminde, ahka­mı, helal ve haramı bilmede çok önde gelirdi. İlamül muvakkin’de beyan olunduğu üzere ashabı kiram arasında fetvaları kayd ve tesbit edilmiş olan yüz otuz kadar zat vardır. Bu zatlar vermiş oldukları fetvaların az veya çok olması itibarı ile şöylece üç kısma ayrılmışlar­dır:

Birinci kısım, Ziyade fetva vermiş olan şu yedi zattır. Hz Aişei Sıddıka, Ömer b. Hattab, îmam Ali, Abdullah b. Mesud, Zeyd b. Sa­bit, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer (ra). Bu yedi zatta (fukahai sebai ashab) denilir.

İkinci kısım, vermiş olduğu fetvalar mutavasıt bir halde bulu­nan şu yirmi zattır: Ebu Bekiri Sıddık, Osman İbni Affan, Ürrımi Se­leme, Enes b. Malik, Ebu Saidil Hudri, Ebu Hureyre, Abdullah b. Amr b. As, Abdullah b. Zübeyr, Ebu Musel Eş’ari, Sa’d İbni Ebi Vak-kas, Selmani Farisi, Cabir b. Abdullah, Muaz b. Cebel, Talha Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf, îmran b. Husem, Ebu Bekre, Ubadet Übnu Şamit, Muaviye İbni Ebu Süfyan (ra)

Üçüncü kısım, kendilerinden pek az fetva nakledilmiş olan yüzde ziyade zevattır. Ümmül mü’minin Cüveyre, Ümmül mü’minin Safıyye, Fatımatüzzehra, Ümmü Eymen, Esma binti Ebu Bekir, I-mam Hasan, İmam Hüseyin, Ebu Derda, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Said b. Zeyd, Übeyy ibni Kaab, Ebu Eyyubil Ensari, Ebu Zerri Ğıfari, Ammar b. Yasir, Abdullah ibni Ebu Bekir, Abdurrahman ibni Ebu Bekir, Amr b. As, Akil b. Ebu Talib, Adiyyi ibni Hatim, Abdullah b. Selam, Abdullah b. Revaha, Said ibni Muaz, Said ibni Ubade, Has­san ibni Sabit, Dahyet ibni Halife, Semüretubnü Cündeb, Attab ibni Esid, Halid ibni Velid (ra) bu cümledendir.

Ashabı kiram büyük islam merkezlerine dağılmışlardı. Onlar­dan her birine bulunduğu belde ahalisi tâbi oluyor, kendisinden fet­va alıyor, onunla amel ediyordu. Mesela Medinei münevvere ahalisi ashabı güzinden ziyade Abdullah ibni Ömer’in, tabiinden de Said İb­ni Müseyyeb ile Urvet İbni Zübeyr’in fetvalarına ittiba ederlerdi. Mekkei mükerremme ahalisinde sahabei kiramdan Abdullah ibni Abbas’m tabiindende Mücahid ibni Cebrin ve Ata ibni Ebi Rebahin ve Tavus ibn Keysan’m fetvalarına tabi olurlardı. Kufeliler de ashabı kiramdan Abdullah ibni Mesud’un ve ondan ilim almış olan Alkame Esved ve Mesruk gibi tabiinin fetvalarına göre amel ederlerdi.

Basralılar da sahabei güzinden Ebu Musel Eş’ari ile Enes ibni Malik’ten ve tabiinden olan Hasanı Basri ile Muhammed İbni Şi-rin’den fetva alırlardı. Şamlılar da ashabı güzinden Muaz ibni Cebel ile Ubadet ibni Samit ve Ebu Derda’nm tabiindende İdris Havlani ile Mekhülün ve Ömer İbni Abdülaziz ile Reca ibni Heyya’nm fetvalarına müracaat ederlerdi. Mısırlılar da ashabı kiramdan Amr ibnil As’ın oğlu Abdullah hazretlerinin fetvalarını alıyorlardı (Rıdvanullahi Aley­him Ecmain).

Ashabı kiramın ve özel olarak Hz Ömer’in hukuk sahasındaki yüksek mesaileri:

Resulü Ekrem (sav) hazretleri vahyi ilahiye mazhar olduğun­dan şer-i hükümleri ona göre beyan eder, fetva verir. Tahaddüs eden hadisleri hal ve fasl ederek hüküm altına alırdı. Hakkında emri ilahi bulunmayan bazı meseleler hakkmdada ictihadda bulunur veya sahabei kiramıyla istişare ederek ona göre hareket ederdi.

Zatı risalet penahiden sonra halifesi bulunan Hz Sıddık’ta ki-tabullahta ve hadisi nebeviyyede mevcud olan ahkam dairesinde muamele yapar. Lüzum görürse büyük sahabe ile meşvertte bulu­nur. Diğer hulefayi raşidin hazretleride aynı bu yön üzere hareket etmişlerdir.

Bu hususta emirül mü’minin Hz Ömer pek yüksek fekahete sahip bulunuyordu. Bazı evkatta sahabei kiram ile meşverette bulu­nur, birçok hükümleri meşveretten sonra verirlerdi. Hz Ömer adalet ile pek muktedirdi. Kadılara yüksek tahsisat vermiş, her tarafa çok bilgili kadılar göndermişti. Ashabı kiramdan Ubadetünüssamit Ku-dus’de, Abdulllah ibni Mesud Kufe’de kadı bulunuyordu. Bilahare İbni Mesud hazretlerine halef olarak tabiinden Sureyhi Kufe’ye kadı olarak göndermişti.

Hz Ömer kadılara gönderdiği emirlerde hükümlerini Kur’an’ı mübine, hadisi nebeviyyeye, icmai ümmete istinat ettirmelerini em­retmiştir. Eğer bunlarda bulamayacakları olursa o zaman hükümler hakkında ictihadda bulunmalarını, kıyasa müracaat etmelerini em­retmiştir. Şu halde kıyasında ahkamı fıkhiyyemiz için bir menba, bir istinatgah olduğu Hz Ömer tarafından tesbit ve kabul edilmiştir. Hz Ömer devrinde mahkeme binaları yoktu. Herkese açık bulunan ca­milerin bir tarafında muhakeme işleri görülür ve çok kolaylıkla hal-lolunurdu. Hz Ömer devrinde hapishaneler ihdasleri yapılmış olduğu rivayet olunmaktadır.

Hz Ömer insanların bilmedikleri meseleleri, hükümleri hak­kında malumat elde edebilmeleri içinde müftüler tayin etmişti. Dini, hukuki malumatı müftülerden sorup öğrenerek ona göre hareketini tanzim edebilirdi. îfta ve halkı irşad ve tenvir vazifesi pek mühim ol­duğu için bu vazifeyi ehli olmayan kimselere vermezdi. Zira faide ye­rine zarar olabilirdi. Hz Ömer’in devrinde masğul olan zatlar, Osman bin Affan, İmam Ali, Muaz ibni Cebel, Abdurrahman ibni Avf, Übeyy ibni Kaab, Zeyd ibni Sabit, Ebu Hureyre, Ebu Derda (ra) gibi yüksek sahabei güzinden bulunuyordu.

Hz Ömer usulü fıkhın birçok kaidelerini tesbit ettikten sonra sünenine beviyyeyi bir itina ile tesbite çalışmış kendisinden birer sahih senetle rivayet edilen fetvaların adedi binlere bağlı bulun­muştur. Bunların içinde bin kadar fıkhın mühim meselelerini ve mukaddematını teşkil etmektedir. Birçok müctehidler bu hususta Hz Ömer’e ittiba etmişlerdir. Bu meseleler muhaddisinden Ebu Be­kir, Abdullah ibni Şeybe’nin (musannef fılhadis) adındaki meşhur ki­tabında vesair bazı hadis kitaplarında munerictir. Hatta Şah Ve-liyullah (fıkhı Faruki) hakkında yazdığı bir risaleyi (îzaletül Hafa) adındaki eserine Zeyl olarak ilave etmiştir.

Hz Ömer kavaidi fıkhiyyenin usuli muhakemenin büyük bir kısmını tespit etmiştir. O babdaki şer-i hükümleri kadılarına birer kaidei külliye, birer maddei hukukiye halinde tebliğ ederek İslam hukukunun inkişafına, adaletin tevziine pekçok hizmetlerde bulun­muştur. Onun devrinde Basra kadısı bulunan Ebu Musel Eş’ari haz­retlerine yazmış olduğu mektup pek meşhurdur. Bu mektubu ihtiva ettiği yüksek ahkam itibar ile (kitabüssiyase) unvanı verilmiştir.

îbni Kayyim Cevziyye (ilamal muvakkiin) adındaki meşhur ki­tabında pek taraflıca izah etmiş tabiin ve tabei tabiin arasında ye­tişmiş olan müctehidler ve fakihler bilmiş olun ki her yüz seneye bir karn bir asır denir.Hicreti nebeviyyede şimdiye kadar on dört karn asır olmuştur. Bu asırların en hayırlısı bir hadisi şeriften birinci kamdır. Ondan sonra ikinci ve daha sonra üçüncü kamdır. Bunla­rın adlarını (kuruni selase) denilir.

Birinci karnde sahabei güzin bulunmuştur. Sahabelerden en son vefat eden Ebuttufeyl Amir’dir. Yüz sene yaşamıştır. İkinci karn­de tabiin olan müslümanlar bulunmuşlardır. Tabiinden en son vefat eden zat ise Halef ibni Halife’dir ki vefatı yüz seksen senesine rast gelmektedir. Üçüncü karnde de tabei tabiin olan ehli İslam bulun­muşlardır. Bu üç karnde doğruluk, eşitlik, huzur ve güven galip bu­lunmuştur.

Bu üç karnde büyük müctehidler ve islam hukukunu muhafa­za eden zatlar yetişmiştir, Resulullah (sav)’den çok hadisleri rivayet edenlere (müksiri sahabe) unvanı verilmiştir. Hz Aişe, Hz Ebu Hure-yre gibi. Sahabei güzinden bir çoklarına rastgelen müslümanlara (kibari tabiin) pek azına rastgelen müslümanlarada (sıgari tabiin} unvanı verilmiştir. Alkame, Said ibni Müseyyeb, Nehai, İbrahim, Hasani Basri bu zatlar kibari tabiindendirler. Bunların rivayetlerinin ekserisi sahabei kiramdandır. İbni Sihabiz Zühri, Yahya ibni Saidil Ensari’de sıgari tabiindendirler. Bunların rivayetlerinin ekserisi ise yine tabiindendir.

Ashabı güzin her ülkeye yani islam diyarının her tarafına git­mişlerdir. Beldelerin milletleri kendilerinden İslam hukukunu almış­lardır. Onun için neticesindede müteaddit fıkhi meslekler meydana gelmiştir. Mesela Medinei münevverede ümmül mü’minin Aişei Sıd-dıka, Ömer ibn. Hattab, Zeyd ibni Sabit, Abdullah ibni Ömer haz­retleri Mekkei mükerremede İbni Abbas hazretleri, Irak’ta İmam Ali, Abdullah ibni Mesud, Ebu Musel Eş’ari, Enes ibni Malik hazretleri, Şam’da Ebudderda, Bilali Habeşi, Muaz ibni Cebel, Ubadetübnu Sa-mit hazretleri, Mısır’da Abdullah ibnü Amr hazretleri bulunmuş­lardır. Bu ülkelerin milletleri bu zatlardan islam fıkhını almışlardır.

İmam Ali ile Abdullah ibni Mesud hazretlerinden en çok feyz görerek onların ilimlerinden ilham almışlardır. Hicazlılar da Hz A-işe’den, Ömer’ül Faruk’tan, îbni Ömer ile İbni Abbas’tan ve Zeyd ibni Sabit’ten çok ziyade feyz alarak onların en yüksek ilimlerinden çok fayda görmüşlerdir. Bunun için islam hukukunda (mesleki Iraki) ve (mesleki Hicazi) ünvannı ile fıkhi meslek meydana gelmiştir. Son­rada birinci fıkhi meslekten ziyade İmam-ı Azam hazretleri, ikinci fıkhi meslek ise İmam Malik hazretleri temsil etmekte bulunmuştur.

Birinci mesleğe (meslek rey ve kıyas), ikinci mesleğe de (mesle­ki hadis) denilmiştir. Bu bir İstılahıdır. Bundan sonra İmam şafii hazretleri mesleki Iraki ile mesleki Hicaziyi toplayarak kendisine mahsus olarak başka bir mezhebi fıkhi vücuda getirmiş. Bundan sonrada İmam Ahmed ibni Hanbel hazretleri kendi mezhebi fıkhisini tesis etmiştir.

Tabiin ve tabei tabiinden olan fukahayı kiram, dağılmış olduk­larından bulundukları beldeler itibari ile fukahai Medine, fukahai Mekke, fukahai Irak vesair diye yâd olunur. Şöyle ki; tabiinden olan fukahai Medine: Said ibnil Müseyeb, Ürvet ibniz Zübeyr, Kasım ibni Muhammed, Haricet ibni Zeyd, Ebu Bekir ibni Abdurrahman, Sü­leyman ibni Yesar, Ubeydullah ibni Abdullah, Eban ibni Osman, Eliyy ibnil Hüseyin, Salim, Nafi, Ebu Seleme ibni Abdurrahman ibni Avfdır. Tabei tabiinden olan fukahai Medine’de îbni Ebizib, Malik ibni Enes, Elmacişun, Abdülaziz, Süleyman ibni Bilal’dir.

Tabiinden olan fukahai Mekke: Ata ibni Ebi Rebah, Tavus ibni Keysan, Mücahid ibni Cebr, Ubeyd ibnirrahman, İbnü Sebat îkri-me’dir. Tabei tabiinden olan fukahai Mekke’de İbni Cüreye, îbni U-yeyne, Nafi ibni Ömeril Kureşi Havlani, Şüreyh bil ibni Simt, Ab­dullah ibni Ebi Zekeriyya, Kabise ibni Züeyb, Süleyman ibni Habib, Haris ibni Umeyr, Halid ibni Madan, Abdurrahman ibni Gamm, Cübeyr ibni Nüfeyr, Mekhul Ömer ibni Abdülaziz’dir.

Tabei tabiinden olan fukahai Şam’da: Evzai Abdurrahman ibni Yezid’dir. Tabiinden olan Mısır fukahası: Yezid ibni Habiyb, Bükeyr ibni Abdullah, Amr ibni Haris, Leys ibni Sa’d, Ubeydullah ibnü Ebi Cafer’dir. Tabei tabiinden olan Mısır fukahası da: Yahya ibnü Eyyüb, Ubeydullah ibnü Lehia’dır. Tabiinden olan fukahai Yemen: San’a kadısı Mutarrıf ibni Mazin, Abdurrezzakibni Hemmam, Hişam ibni Husuf, Muhammed ibni Sevr, Simak ibni Fazl’dır. Tabei tabiinden olan Yemen fukahası da: Ma’meribni Raşid, Abdullah ibni Ta-vus’dur. Tabiinden olan fukahai Basra. Amr ibni Selemetil Cermi, îbni Meryemi, Hanefî, Hasanı Basri, Ebu Şa’sa, Cabir ibni Zeyd, Muhammed ibni Şirin, Ebu Kilabe, Müslim ibni Yesar, Ebul Aliye, Humeyd ibni Abdurrahman, Mutarrıf ibni Abdullah, Zürare ibni Evfa, Ebu Bürde Ibni Musa’dır.Tabei tabiinden olan Basra fukahası da: Rebi İbni Sebik, Said ibni Ebi Arube, Şubet ibni Haccac, Cerir ibni Hazım, Hammad ibni Seleme’dir.

Tabiinden olan fukahai Küfe; Amr ibni Şurahbil, Mesruk ibnil Ecda, Alkame ibni Kays, Esved ibni Yezid, Ubeydetüsselmani, Şurih ibnil Haris, Süleyman ibni Rebia, Abdullah ibni Habib, îbni Rebia, Zeyd ibni Suhan, Süveyd ibni Gafale, Haris ibni Kaysil Cufı, Ab-dulllah ibni Yezidin Nahai, Kadı Abdullah ibni Mesud, Haysame ibni Abdurrahman, Seleme ibni Suhayb, Malik ibni Amir, Abdullah ibni Sahbare, Zirr ibni Hubeyş, Hilas ibni Amir, Amir ibni Meymunil Ev­di. Hemam ibnil Haris, Haris ibni Süveyd, Kezid ibni Muaviyetin Nahai, Rebi ibni Hüseym, Utbet ibni Ferkad, Sılet ibni Züfer, Şureyk ibni Hanbel, Ebu Vail Şakik, Ubeyd ibni Nadle, Amr ibni Abdullah ibni Mesud, Abdurrahman ibni Abdullah, İbni Mesud, Abdurrahman ibni Ebi Leyla, Meysere.

Tabei tabiinden olan Küfe fukahası da: Hammad ibni Ebi Ha-nife, Ebu İsme Nuhul Cami, Ebu Belhi, Muhammed ibni Abdrrah-man ibni Leyla, Süfyanı Sevri, Haccac ibni Erbat, Mısar ibni Ked-dam, Abdurrahman ibnü Abdullah ibni Utbe, Süfyan ibni Said ibni Mesruk, Züfeyr ibnil Hüzeyl, Yahya ibni Zekeriyya, Abdullah ibnül Mübarek, Kadı Ebu Yusuf, Muhammmed ibni Haseni Şeybani, Ha-sen ibni Ziyad, Veki İbni Cerrah, Kadı Afiye, Esed ibni Amr’dır (ra).

Müctehidlerin tabakatı ve fukahanm tabakatı ne demektir? İs­lam uleması herhangi bir ilim dalma işgal edip o dalında temayüz eden islam bilginlerini müteaddit tabakalara ve derecelere ayırmış­lardır. Bunun için her alimin muhiti, zamanı, dairei ihtisası vardır ki onunla neşru nema sahası bilinmiş olsun. İşte bu cümleden olmak üzere tefsir, hadis, kelam, fıkıh gibi şer-i ilimler ile mütevekkil olan islam alimleri de “tabakatül müfessirin”, “tabakatül muhaddisin”, tabakatül mütekellimin”, “tabakatül fukaha” denilen çeşitli tabaka­lara ayrılmışlardır.

Müctehidler ile sair fukahanm tabakata ayrılmaları ashabı ki­ram ile kibarı tabiin zamanından sonra rast gelmektedir. Zira bila­hare islam ülkesi artması İle genişlemiş, şer-i hadisler çoğalmış, bir kısım ahkam hakkında muhtelif ictihadlar tecelli etmiş, bir kısım i-limlerin neşru nerna bir hale gelmesine lazım görülmüş olduğu için şer-i ilimlerde kitaplarda kaydedilerek müdevven bir şekle getirilmiş, bu ilimlerde ihtisasları olan zatlar tabakata tabi tutulmuş, bunun neticesi olarak fıkhi mezheplere mensup zevata ait “tabakatı fukaha” da vücuda gelmiştir.

İkinci ve üçüncü asrı hicride en ziyade iştihar ve temeyyüz e-den müctehidîer: İmamı Azam, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ah-med ibni Hanbel hazretleridir. Bu muhterem zatlar Kur’an-ı mübinin ayetlerinden, Resuli Ekrem’in hadislerinden, ashabı güzin ile kibarı tabiin arasından şer-i hükümleri istinbat, tetebu ve tetkik ederek bunları bir ilim halinde tedvin ve neşr ettikleri cihetle birer müessesi fıkhiyye vücuda gelmiş, bu müesseselerden her birine bir “mezhebi fıkhi” denilmiş, böyle bir mezhebin kudretli müessesine de “imam” ismi verilmiştir.

Şu halde ashabı kiram ve gerek tabiin ile tebei arasında birçok müctehidler yetişmiştir. Fakat bunların mezhepleri birer müessesei fıkhiyye halinde teessüs edip devam eylemiş olmadığı için bunlardan bir çoğunun mezhebi kendi zamanına münhasır kalmış veya bir müddet devam etmişsede o mezhebe tabi olanların bitmesiyle o mezhep nihayete ermiştir. Tabiin ve tabei tabiin hazeratmdan müctehid olupta müessesei ictihadiyeleri devam etmemiş olan zatların başlıcaları şunlardır:

İbrahim Nehai, İbni Ebi Leyla, İbni Nasri Mervezi, İbni Huzeyme, Ebu Sevri Bağdadi, Ebu Ubeyd Kasım ibni Selam, İshak ibni Raheveyh, Abdulllah ibnü Ebi Cafer, Amr ibni Haris, Leys ibni Sa’d, Abdurrahnmanı Evzai, Hasan ibni Salih, Süfyanı Sevri, İbni Şübrüme, İbni Münziri Nişaburi, Davudi Zahiri, İbni Ceriri Taberi (rahmmetullahi aleyhim rahmeten vasiaten emeden sermeden amin).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close