İmam Ahmed ibni Muhammed bin Hanbeli bin Hilab bin Esed ez- Züheli eş- Şeybani aslen Mervez’lidir. Hicretin 164 S(m. 780) ta­rihinde Bağdat’ta doğdu. 241 h. (m. 855) tarihinde orada vefat etti. Büyük babası yani dedesi hanbe bir askerdi. Künyesi Ebu Abdul­lah’tır. Küçük yaştayken ilim tahsili için Hicaz, Şam, Basra, Yemen, Cezire, Mekke ve Medine’ye gitti. O zamanın en büyük müderrisle-riyle görüşüp onlardan ders aldı. Süfyan bin Müveyne’yi ve onun tabakasmdan ilim tahsili yparak çok çalıştı. Bağdat’ta ikamet ettiği za­man kesinlikle İİmam Şafii’den ders alarak ondan ayrılmadı.

İmam Şafii onun hakkında vasfını yaparak şöyle demiştir: “Bağdat’tan çıktığım zaman Bağdat’ta Ahmed bin Hanbel’den daha mütteki, zahid, vera sahibi ve büyük alim hiç kimseyi orada bırak­madım.” İmam Ahmed’den bir çok kişiler hadis ilmi rivayette bu­lunmuşlardır. İşte Buhari ve Müslim bu kişilerdendir, imam Ahmed çok kitap telif etmiştir. Bunların hepsi on iki yüke vasıl olduğu söy­lenir. Müsnedi Kebir onun telif ettiği kitapların bir kitabıdır. Bu ki­tap diğer kitapların en iyisidir. Bunda ancak ve ancak delil olarak hadisleri almıştır. Bu Müsnedi Kebir yedi yüz elli binden fazla hadis­ten seçmiştir. Onun sözlerinden ve vermiş olduğu fetvalarından otuz cild kitaptan fazla neşretmiştir.

Hilal onun naslarını Camiül-Kebir’de cem etti. Böyle yaparak yirmi cild meydana geldi. Fetvalar bakımından hadislerin araştırma­cıları çok özenle üzerinde duruyordu. Hatta sahabeler (ra) bir mese­lede iki kavli üzerine ihtilaf ettikleri zaman İmam Hanbeli’den bunlar hakkında iki rivayet gelmiştir. Bunun için mezhebini dört usul üze­rine kurmuştur.

1- Nastır. Bir mesele hakkında kitap veya sahih sünnetten bir nas bulunduğunda mücebiyle fetva verirdi. Buna muhalif olana ke­sinlikle bakmazdı. Yani hiç kimseye bakmazdı ve iltifat etmezdi. Bu­nun için kocası ölmüş olan bir kadın iddeti hakkında Fatıma binti Kays’ın   hadisi   mevcut   olduğu   için   Ömer’in   kavline   iltifatta  bu­lunmadı. Kocası ölen hamile kadının iddeti “eb’adül-eceleyn” (iki id-detten en uzun müddetlisi) olduğu hakkında Sebiatül Eslemiye’nin hadisinin sıhhatine muhalf olmadığı halde buna göre Ali’den olan iki rivayetten biri bulunan İbni Abbas’ın kavline bakmayarak iltifatta bulunmadı. Müslümanm gayri müslime varis kılınması hakkında bu ikisi arasındaki tevasüre engel hadisenin sıhhati olduğu halde gene Muaz ve Muaviyenin sözlerine bakmadı ve iltifatta bulunmadı.

2- Sahabei kiram’m vermiş olduğu fetvalardır. Eğer bir saha­beden bir fetva bulursa bu fetvaya mukabil muhalif olan bir başkası bilinmediği takdirde bu fetvadan başka fetvaya geçmeyip buna ic-madırda demeyip bunu rad, bertaraf edecek bir şey bilmiyorum der­di. Sahabei kiram’m ihtilaf ettiklerinde onların sözlerinden kitap ve sünnete daha karib, yakın olanı seçerdi ve onların kavlerinden çık­mazdı. Sözlerinden birisine onun için muvafakat belli etmediyse hi­lafı aynı şekilde zikreder ve hiçbir kimsenin sözüyle kati, kesin hü­küm vermezdi.

3- Mevzu hakkında mürsel ve zaif hadisi red eden bir şey olma­dığı zaman mürsel ve zayıf hadisi almak, onun içtihadına göre zayıf hadisi almak münker olan ve batıl olan değildir. Rivayetinde töhmet bulunanda değildir. Şu halde bundan maksat hadisi hasen kısmın-dadır. Eğer bu konuda onu bertaraf eden bir hadis veya sahabeden onun hilafına hiçbir söz ve hiçbir icma bulunmadığı takdirde onunla amel olması kıyasdan daha evladır. Zira İmam Hanbeli’ye göre zaru­ret olmazsa kıyasa gidilmez.

4- Kıyastır.

5- Asıl olarakta kıyası kabul etmiştir. Bunlardan başka delil­lerde kabul etmiştir. Yani İmam Ahmed’e istishab mesalihimürsele ve şeddi zerayi ismi verilen birtakım delillerde kabul etmiştir. İstis­hab; sabit olan bir hükmün kendisini tabdil ettiren bir delil, belge bulununcaya kadar devam etmesidir. Mesalihi mürsele; onun hak­kında kitap, sünnet ve icmaya dayanan sabit veya menfi bir delil bu­lunmayan maslahatlardır. Bu maslahatlarında şeriatın kabul ettiği maslahatlardan olması şarttır. Sedd-i zerayi; maslahata götüren şey matluptur. Harama götüren şey haramdır, helale götüren şeyde he­laldir. İbni Halud onun hakkında şöyle demiştir: Ahmed bin Hanbeli deyince kendisini taklid edenler azdır. Zira onun mezhebi içtihaddan uzaktır. Rivayet ve haberlerin birbirine dayanması asıldır.

Hanbelilerin ekserisi Irak, Bağdat civarı ve Şam’dır. Hanbeliler sünneti hıfz etmede ve hadis rivayetinde herkesten daha ileridirler. İbnül- Esir h. 323 hadiseleri şöyle zikretmiştir: O zaman işleri ilerle­di ve kuvvetli oldu. Kötü yerler ve genelevlerini kapattılar, sarhoş e-dici yani müskiratlar döktüler. Şarkıcı kadınlara vururlardı ve çal­gılarını kırarlardı. Velhasıl bütün meylhata karşı gelerek hatta ve hattaki alış verişte ve erkeklerin kadınlarla ve çocuklarla beraber git­melerine itirazda bulundular.Öyle şeyleri gördüklerinde sizinle be­raber olan erkekler ve çocukların kim olduğunu sorarlar, o da onlara haber vermeyince onları döverler ve aynı zamanda onları cezaya tabi tutarlardı.

Bununla beraber gene onlara fayda vermedi. Bu cahiller ifratta bulunarak hatta ve hattaki camileri şafiilere zahmet etmekte tuzak edinmişlerdi. Şafiileri şiddetli vuruyorlardı. Bu keşmekeş Halife Ra-zi’nin zamanına kadar devam etti. Halife Razi onlara karşı ta’nda bu­lundu. Bunları öldürtmek, dağıtmak ve evlerini yakmakla korku-tan kanunu çıktıktan sonra bunlar kendi işlerini bırakarak sakin oldu­lar.

Onlarla şafiiler arasında fitne Bağdat’ta 475 h. tarihinde mey­dana geldi. İbnül Esir şöyle zikrediyor: Bu tarihe kadar büyük bir taife Bağdat’ta kaldılar ve devam etti. Hanbeli mezhebi Irak’ın diğer kentlerinden bir kısmında galip olmakla beraber zaman geçtikten sonra şafıi ve hanefı gibi diğer mezhepler hanbeli mezhebini azınlık hale getirdiler. Hatta ve hatta onun taraftarları Irak’ın her ülkesinde azalmaya başladılar.

Mısır’dakine gelince Suyuti şöyle zikrediyor: Hanbelilerin ha­berleri Mısır’da ancak ve ancak yedinci asırda ve daha sonra duyul­du. Zira İmam Ahmed (ra) üçüncü asırda bulundu. Mezhebi ancak dördüncü asırda Irak’ın haricinde ortaya çıktı. İşte o zaman Abidiler (Kölemenler) Mısır’a hakimiyyeti kurdular ve oradakilerine galip ol­dular. Üç mezhebe mensup bulunanları sürgüne göndermek, öldür­mek ve dağıtmak suretiyle yok ettiler. Rafızi ve şii mezheplerini yal­nız serbest ettiler. Oradan ancak ve ancak altıncı asrın sonlarına doğru ayrıldılar. Oraya diğer mezheplerin imamları döndüler. Mısır’a yerleştiğini bildiğim Hanbeli imamların ilki El-Hafız Abdulğani el-Makdisidir. Bu ittimad eden bir zattır. Suyutinin sözü burada ta­mam oldu.

Fatimiler ehli sünnet velcemaata mahatabları vardı. Kendi aki­delerine muhalif olmakla beraber gene cami ve medreselerde teravih namazını kılmalarına mani olmuyorlardı. Maliki, şafıi ve Ahmed bin Hanbeli’nin mezheplerinin kanunları, şairleri onların ülkelerinde za­hir ve açık bir şekildedir. Hanefi mezhebi ise bunlara göre hilafın-dadır. Maliki mezhebe göre hareket ederler ve ona göre hüküm so­ranlara cevap verirlerdi.

İmam Ahmed (ra) hadis ilmini Bağdat’ta 179-186 yıllarında tahsil etti. Hüseyin bin Beşir bin Ebu Hazım el-vasiti’den dört sene ders okudu. Daha sonraları ise Âbdurrahman bin ve Ebu Bekir bin İyas’tan hadis dersleri aldı. 186 yılında ilim öğrenmek üzere Bas­ra’ya sonrada Hicaz’a, Yemen’e ve Kufe’ya gitti. 187 yılında Hicaz’da İmam Şafii hazretleri ile karşılaştı. Fıkıh ve nasıh-mensuh ilimlerini ondan aldı. İmam Şafii’nin fıkıhta zirvelere ulaştığı bir dönemde Bağ­dat’ta tekrar karşılaştılar. O zaman Ahmed bin Hanbel hazretleri de hadis ilminde zirvelere ulaşmıştı. Bu sefer İmam Şafii ona, bildiğin sahih hadisleri öğret demiştir. Ebu Ubeyde onun hakkında; “Ben sünneti Ahmed bin Hanbel’den daha iyi bilen bir muhaddisten baş­kasına rastlamadım” demiştir.

Halife ve sultanların hediyelerini kabul etmemiş, insanların lü­tuf ve ikramlarına iltifat göstermemiştir. Maddi ihtiyaç anında bir ip alır, tarlada insanların terk ettiği başkası tarafından toplanma-smda mahzur olmayan ekinleri toplamaya giderdi. Bazen yollarda ücretle hamallık yapar, bazen de ücretle katiplik yaparak geçimini temin ederdi. Ahmed bin Hanbel Halife Mütevekkil zamanında itibar ve ik­rama mazhar olmuş, Halife Mu’tasım zamanında ise çeşitli iş­kencelere uğramıştır. Ne ikram ve iltifata mazhariyet, ne de işkence Ahmed bin Hanbel’in çizgisini değiştirememiştir.

Hanımı onu anlatırken şöyle der: “Efendimin en sevinçli günle­ri elinde dünya nimeti bulunmadığı günlerdir.” Amcasının oğlu Han-bel anlatıyor: “Hayatı boyunca o ihtiyaç duyduğu birçok şeyi ya bi­zim evden ya da oğullarının evinden emaneten aldığı halde kendisine sultandan bir hediye gelecek olsa onu reddederdi. Hatta bir seferin­de hastalanmıştı. Ona kızartılmış bir et getirdiler ve hastalığına iyi geleceğini belirttiler. O ise eli ile istemediğini belirtti. ”

îmam Ahmed aslen Basralıdır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel’dir. Dedesi Hanbel bin Helal Basra’dan Horasan’a yerleşmiş ve Emevi devletinde Serahs şehri valiliğini yapmıştır.Babası subaydı. Onun annesi ona hamile iken Merv’den Bağdat’a göçmüş ve o Bağ­dat’ta doğmuştur. Soy itibarıyla hem anne hem de babası tarafından Arap asıllıdır. Nesebi islamiyetten önce ve sonra Araplar arasında meşhur bir kabile olan Şeyban kabilesine dayanır. Bu kabile Adnan kabilesinin bir kolu olan Rebia kabilesinden bir kol olup Nizar ka­bilesinde Peygamber Efendimizin (sav) soyu ile birleşir. O küçük yaş­ta iken babası vefat etmiştir. Otuz yaşında vefat eden babasından mühim sayılabilecek bir mirasta kalmamıştı. Onun yetişmesi ile an­nesi alakadar olmuştur. Daha küçük yaştayken ilim tahsiline başla­mıştı.

Zaten Bağdat önemli bir ilim merkezi idi. Burada hadis alimle­ri, kıraat alimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli alimler bulunuyordu. Ahmed bin Hanbeli’nin mü­barek sözlerinden: “Kibir taşıyan kafada akla rastlamazsınız.”, “İn­sanların ahmak sınıfı kendilerinin methedilmesinden hoşlananlar­dır.”, “Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Halik’ten razı olmak kadere rıza göstermektir.”

Netice olarak müslümanlar dalalete, sapıklığa girmemek için bu saygıdeğer dört büyük müçtehidden birine tabi olmuşlar ve onu yol gösterici kabul etmişlerdir. Bunun için manevi sorumluluktan kurtarmak sebebini buldular. Şu halde bu dört mezhepten başkası­na tabi olmaması bahsmda da yine bütün müslümanların ittifak, ittihad, anlaşmaları olmuştur. Zira bu saygıdeğer dört mezhebi mey­dana getiren müçtehidden her biri Hz. Resulullah’ın zamanına çok yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim, irfan ve güzel amellerle vasıflanmışlardı.

Süper bir zekavata sahip olan, eserleri devrimize kadar ulaşan ve bütün müslümanların takdirini kazanan kimseler olmuşlardır. Bunun için müslümanlar arasında fazla ihtilaf kapısı kapanmıştır. Kuvvetli sahibi olmayanların içtihada baş kaldırmasına meydan kal­mamıştır. Içtihad gücünde olmayan bir şahsın dini konular üzerinde müctehidlerin mezhebine aykırı olarak kendi fikirlerine göre hüküm vermeleri, kendi anlayışlarına göre cevap vermeleri kesinlikle Allah (cc) nezdinde çok büyük bir vebale, sorumluluğa neden olur. Aynı zamanda ne kadar cevabı doğru bile olsa gene büyük vebal ve gü­nahtan kurtulamaz. Bu konuda bir hadis-i şerif zikrederim:

“Sizin ateşe atılmaya en cesaretliniz, fetvaya (dini meselelere) cevap vermeye en çok cesaret göstereninizdir.”

Şöyle bir örnek verelim matematik, tababet veya astronomi il­mine haberi olmazsa bu ilmine dair söz söylemeye ve yazı yazmaya o şahsın hakkı, cesareti yoktur. Eğer benim hakkım, cesaretim vardır derse o zaman büyük hatalara düşmüş ve kendini çok küçük dü­şürmüş olur. Şu halde Allah hükmü ve kanunu olan yüce dinin hü­kümleri hakkında bilgisi olmayan bir şahıs söz söyleyip cevap ver­meye nasıl doğru olabilir? O şahıs bunun manevi sorumluluklarını karşılayamaz.

Sonuç olarak şöyle belirtelim ki; dini meseleleri ehline bırak­mak en sağlıklı yoldur. Kur’an tefsir usulünü mukaddem ve muah­har olan hükümleri ve hükümler arasındaki olan münasebeti, Kur1-an-ı açıklayan hadisleri, hadislerin rivayet yollarını ve hadis usulü­nü, içtihad ve istinbat yollarını saygıdeğer müçtehid imamların da­yanaklarını. Kur’an arapçasınm bütün gramatik özelliklerini bilme­yen bir şahsın ortaya çıkıp Allah’ın kanununu ve ahkamı kesmesi çok düşündürücüdür. Bunun için Resulullah (sav) şöyle buyurur:

“Eğer bir iş ehil olmayan birine verilirse kıyameti bekleyiniz.” Zira öyle yapmak bir emri ilahidir. Bu emri kabul etmek her müslümana farzdır. Eğer bu emir gayri ehline verilirse artık kıyame­tin kopmasını bekle. Zira kıyametin kopmasının alametidir. Hatta ve hatta ki İslam bilginleri şöyle demişler: Kaynak eserlerden hüküm çıkarmasını beceremeyen, kendi kafasına göre fetva veren o makamı işgal etmişse vazifesinden derhal almak farzdır. Bu meseleyi Mu­hammed (sav)’in bizi uyarmış iki hadislerinin anlamıyla söylemekle bağlıyorum:

Kuşkusuz ki bu ilim (benim getirdiğim bilgi hazinesi) sizin dini-nizdir. O halde dininizi kimden alıyorsanız ona çok dikkat edin. [2]

Kendisiyle şöhret buldukları tanınmış mezhepleri olan müçte-hidlerden bazılarını zikr edelim. Bunlar;

1- Sevri,

2- Hasn el-Basri,

3- İbni Ebi Leyli,

4- Evzai el-Leys,

5- Zahiri yani Ebu Süleyman Davud bin Ali el-İsfahani ez -Zahiri (h.202-270 Bağdat) Zahiri mezhebinin kurucusudur. Bu mezhep Endülüs’te yayıldı. Beşinci asırda zayıf­ladı sekizinci asırda tamamen yok oldu. Zahiriye Kur’an ve sünne­tin zahiri ile veya sahabenin icma ile amel etmişler.

6- Zeyd b. Ali Zeynel abidin b. Huseyn (öl. H.122) Dört mezhebin yanında beşinci mezhep sayılan şia- zeydiyye’nin imamı. Kur’an ilimleri ve fıkıh ko­nularında bilgisi ile asrının imamı ve çok ilmi olan bir şahsiyetti. Halifu’l Kur’an ile şöhret namı kazanmıştır. Zeyd, Hz Ebu Bekir ve Hz Ömer’i kabul ediyor yalnız Hz Ali’yi Peygamber (sav) diğer asha­bından üstün tutuyordu. Zalim imamları sevmezdi. Kendisine tabi olanlar bir mesele yüzünden kendisinden ayrıldılar. Onlara Zeyd şöyle dedi:

Rafeztumün (beni terkettiniz).”

Bu sözü üzerine ayrılanlar “Rafıziler” diye isimlendirildiler. Ve-lid Yezid b. Abdülmelik devrinde oğlu Yahya’ya karşı gelerek Yah­ya’da Zeyd’i öldürdü. Bu mezhep hakkında yazılan en iyi kitap İmam Yahya b. Murtaza (öl.h. 840}’nm dört ciltlik Kitabu’1-Bahr ez-Zeharel Camili-Mezahıbi Ulemai’l Emsaridir. Bu fıkıh şianm ve imamların beşiği Iraklıların fıkhına yakındır. Belirli meselelerden hariç diğer meselelerden ehli sünnetin fıkhına çok yakındır. Mütanikahmın mu­bah olduğunu söyleyen şia imamiyye’ye onlara muhaliftirler. Şia -zeydiyye bu muta nikahına Sünniler gibi haram diyorlar. Cenaze namazında beş tekbir getirirler. Ezanda da “Hayya ala hayrı’1-amel” sözünü söylüyorlar.

Bu mezhep ehli sünnet mezhebine çok yakındır. Akidede mez­hepleri muteziledir. Onların ahkam çıkarmada Kur’an, hadis, reyle, içtihad, kıyas, istihsan, mesalîhi mürsele istİshaba dayanırlar. 7-Ebu Cafer Muhammed b. Ferruh es-Seffar el-A’rac el-Kummi (öl. H.210) şia imamiyye mezhebinin kurucusu. En sahih Cafer’i Sadık 80 veya 83 hicri (m.702} yılında doğmuş babası Muhammed Bakır’m yerine imamete geçmiş. H. 148’de (m.765) 63yaşmdayken vefat et­miştir. Mensur devrinde zehirlenerek öldürülmüştür. Biri erkek biri kız iki çocuğu vardı.

Şianm ekserisi Hz Muhammed (sav) vefat ettikten sonra on iki imam kabul etmiş olan “îmamiyye” taifesidir. Onlara göre Resulul-lah (sav)’in yerine geçme hakkı ancak Ali veya evladının hakkıdır. Onlardan başka kimsenin hakkı değildir. Ebu Bekir, Ömer, Osman Peygamber (sav)’den sonra hilafet makamı ne kadar almışlarsa ima­miyye taifesine göre bu hak değildir. Aynı zamanda gasptır. Şia is­miyle tanınan küçük bir taife vardır. Batmiyye, îsmailiyye gibi ehli sünnetin akidesine tamamen ters düşen, Kur’an’ın ayetlerini zahir manaları dışına çıkaran bunlara aşırı şia kolları diyorlar. Bunların sayıları çok azdır. Şianın ekserisi bunları kesinlikle reddeder.

Kur’anın hükümlerine çok bağlı olan imamiyye şiasının aslında siyasi olan bu imamet konusu bundan başka ehli sünnet ile bazı iç­tihad farkları bulunmakla beraber Kur’an’ı Allah’ın kelamı, Hz Mu­hammed (sav)’inde Allah’ın elçisi olduğunu kabul ederler. Şu halde şiiler de herkes gibi müslümandırlar. îmamiyye şiası Caferi mez­hebine bağlıdırlar. Bu mezhebin imamı Caferi Sadık’tır. Onların i-nançlarmı şöyle açıklayabiliriz: Son imam olan Muhammed Mehdi kaybolmuştur. Şimdiye kadar hayattadır. Birgün ortaya çıkacak, dünyada tam adaleti kuracaktır. Şimdi onun vekili olan müctehid a-limler vardır. Onun görevini yapıyorlar. Şia imamiyyeye göre lakabı Hüccet-Mehdi, Halifei Salih, Kaim, Muntezer, Sahibuzzamandır. On­ların yanında en meşhur ismi ise Muhammed-Mehdi’dir. Bir lağ-mada kaybolmuş diyorlar.

Muhammedul Hüccet Ebul-Kasım b. el Hasan-ı Halis adını da söylemişler bu görüşe göre babası vefat ettiği zaman beş yaşındaydı. Allah’u Teala (cc) kendisine hikmet ve ilim vermişti. Medinei Münev-verede kaybolmuştur. Nereye gitmiş olduğunu kimse bilmemiştir. Bu görüşe göre ismi El-Kasımul- Muntazerdir. İbnil-verdi Tetemitu-i Muhteser-Fiahbar-ı beşer kitabında şöyle diyor: Muhammed b. el-HasanılHalis h. 255 tarihinde doğmuştur. Dokuz yaşına girerken babasının evinde bir lağamda kaybolmuştur. Ahir zamanda çıkacak eşitliği ve adaleti dünyada kuracak. Buna göre h. 265 Sürre menre’a şehrinde babasının evinde bir lağamda kaybol­muştur. Surre menre’a=Samira şehri demektir. Artık konumuza ge­çelim: Hz Hüseyin şehid olduktan sonra peygamber evlatları siyasete kesinlikle girmemişler yalnız kendilerini ilme vermişlerdir.

Bu yolda giden Cafer’de siyasete girmemiştir. Kendisini ilmden başka bir şeye vermedi. Fıkıh, hadis ve diğer şer’i ilimlerde çok derin bilgisi vardı. Yalnız bunun üzerinde durmayarak kimya ve diğer ilimlereden de haberi ve bilgisi vardı. Talebesi Tarsuslu İbn Hayyan’m, Cafer’in 500 risalesini toplayarak bin varak tutan bir kitap yazdığı rivayet edilir. İslam ansiklopedisi.

îmam Malik şöyle diyor: Caferi Sadık üç halde bulunurdu. Ya namaz kılar, ya oruç tutar veya Kur’an okurdu. Hiçbir zaman temiz olmasaydı Resulullah (sav)’i ağzına almazdı. Mâlâyâni konuşmazdı. Muhammed Ebu Zehre s. 77. İlim ve fazileti herkesi hayran bırakan Cafer’e gösterilen sevgi ve saygı Halife Mansur’u kuşkulandırmıştı, Bunun için onu Medine’den Bağdat’a götürüp sorguya çekti. El-Ka-vakıb 1.95. Hilye 3.193. Caferi Sadık yunan ve hind felsefelerinin Arapçaya çevrilmiş felsefi mekteplerin yapmasına başladığı bir za­manda rastlamıştı. Bu devir Emevi çağının sonu Abbasi çağının ba­şına rastlar. O devirlere göre yalnız seri ilimlerle uğraşmamış belki kâinat ilmiylede uğraşmıştı. Talebesi olan kimyacı Cabir ibn Heyyan es-süfıat-tarsusi bin yapraklı bir eser telif etmiş İmam Cafer’in risa­lesini burada toplamıştır. Elbette 500 risalenin Cafer’e bağlanması kesinlikle bunu söylemek mübalağalı bir ifadedir.

Caferi Sadık (ra) astronomi ve astroloji ilmiyle meşgul oldu-ğuda gerçektir. Cabir, Caferi Sadıktan çok fayda görmüştür. Ondan itikad ve iman usulü öğrenmiş, bunun yanında eşyanın tabiatı özel­liklerine ve bunların birbirlerine karıştırılmasına (eczacıhğa-simyaya) dair bilgilerde almıştır. Ebu Musa Cabir ibn Hayyan es-süfiel-küfi, Caferi Sadık’m en ünlü talebesidir. İmamdan başka kimseden fay­dalı ilim almamıştır. Belirli bir saatte giderdi. İmam Cafer’de o saata ondan başka kimseye ilim vermezdi. Risalenin büyük kısmını hocası Cafer’in adına yazmıştır.

Bunlardan eski hat ile yazılmış elli risale gördüm ki onlarda Cabir şöyle diyor: Cafer (as) bana dedi, Cafer bana ifade etti. Yahutta Mevlam Cafer bana söyledi. El- Vaşi’a Fi, Nakd, Akaidiş Şia s. 101 Cifr ilmi îmamiyye Caferi Sadık’m kazanılmış ilimlerle beraber bir de irsiyyet yoluyla vehbi, leduna ilimler den de haberi vardır diyorlar. Hz Resulullah (sav) bu ilmi Ali’ye vermiş, Ali’de küçük Ali’ye yani Zeynel abidine, o da Muhammed’e ondan Bakır’a, Bakır’da Caferi Sadık’a bu ilim geldi. Onlara göre bu ilim “cifr ilmi”dir diyorlar.

Cifr ilmi harflerin işaretiyle herşey belli oluyor. Yani harflerin ilmidir. Bu cifr ilmiyle şimdiki zamandan ta kıyamete kadar ne gibi olaylar olursa onunla bilinir. Caferi Sadık cifr ilmini bilip onu şöyle tarif etmiştir: “O öyle bir kabtır, kabısı deridir. Onda nebilerin, pey­gamberlerin ve israiloğullarının bilgisi vardır.” İmamiyye taifesi imamlardan cifre ilmine bağlı çok şey nakledilmiştir. Biz bu cifr ilmi­ni biliyor ve onu kullanmıyorsak da yalnız Cafer’den olan sözlerden biliyoruz ki cifr imamların ilmi kaynaklarmdandır. Ve Allah’u teala  (cc) onlara özel olarak verdiği lütfü ve inayetidir. Es- seyyid Hüseyin Muzafer Es Sadık s. 109. Kuleyninin sözü de şöyledir: Allah (cc) Hz Muhammed’e bir kitap indirdi. Cebrail dedi ki;

Ya Resulullah bu kitap senin evladına aid bir yadigârdır. Yani bu evlatlarının birbirine verdiği vasiyyetleridir.”

Hz Muhammedi:

Evlatlarım kimdir ya Cebrail?” Cebrail:

Senin evlatların Ali ve evladıdır” dedi.

Kitabın üstünde ve altında mühürler vardı. Resulullah bu ki­tabı Ali’ye verdi. Ondan bir hatem ayırıp onda yazılanla amel etti.

Daha sonra Hz Hasan’a verdi. Hasan ondan bir hatem ayırıp onda yazılanla amel etti. Daha sonra Hz Hüseyin’e teslim etti. Hüse­yin de bir hatem ayırdı. O hatemde: “Şehid olmak için kavmine git, sensiz onlara şehitlik yoktur. Nefsini Allah’a sat.” yazılıydı. Hüseyin onu oğlu Ali Zeynel abidine verdi. O da ondan bir hatem ayırdı. O hatemde şöyle yazılıydı: “Evine git, sus. Yakin gelinceye kadar Rab-bine ibadet et.” O da öyle yaptı. Sonra oğlu Muhamme’de verdi. Mu­hammed ondan bir hatem ayırdı, orada: “İnsanlarla konuş, onlara fetvalar ver. Ehli beytinin ilimlerini ve salih babalarının doğruluğunu yay. Allah’tan (cc) başka kimseden korkma. Müsterih ol, hiç kimse sana karışmaz” diye aynı minval üzere yazıldı.

Bu da o yazıyı kendi oğlu Cafer’e verdi. Cafer’in kopardığı ha­temde: “İnsanlarla konuş, onlara fetva ver. Ehli beytinin ilimlerini ve babalarının doğruluğunu yay. Zira sen hirz-ü e-mansm, yani güven­desin ” diye yazılı idi. Bu Kuleybi yazısı el-İmamü’s-sadık s. 35; Mu­sa Carullah. El-Vaşıa Fi-Nakdi Akaidu-ş şi’a’ dan alınmıştır.

Caferi Sadık hakkında böyle rivayetler ne kadar varsada, öyle rivayetlere inanmak çok zordur. Çünkü müstakbel zamanı bilmek ve bu zamandan kıyamete kadar bütün olaylara haber vermek ancak ve ancak Allah’ın özelliğidir. Yani Allah’tan başka kimse öyle şeyleri bilmez. Cafer’in cifrle uğraşmasını ne kadar doğru kabul etsek bile böyle sözler söylemiş olması kesinlikle kabule şayan değildir. Öyle sözler söylemiş olduğu onun hakkında töhmet ve iftiradır. Böyle ri­vayetler ekserisi Kuleyni tarafından söylenmektedir. Bu adamdan kimse inanmamış, hatta ve hattaki Tusi gibi en büyük imamiyye a-limleri nihrileri, bilgileri olduğu halde gene onu tekzib etmişler ve öy­le şeyleri Caferi Sadık hakkında kabul etmemişler. Aynı zamanda Hz Hüseyin’e “git şehid ol” diye bir muhüde verilmiş değildir. Hz Re­sulullah (sav) bazı olayları ne kadar haber vermiş isede o vahy yo­luyla ve mucize yoluyla söylemiştir. Eğer Resulullah (sav) istikbal hakkında bir şey söylemişse gene vahy yoluyla On abildirmiştir. Zira muğayyebatı ancak ve ancak Allah’tan başka kimse kesinlikle bile­mez. Çünkü Cenab-ı Allah (cc) Resulullah’m dilinden şöyle buyurur:

“Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiç bir fenalık dokunmazdı. [3]

Caferi Sadık’tan, Süfyan-i İmam Malik, Ebu Hanife gibi alimler ilim öğrenmiş ve aynı zamanda hadis ilmide rivayet etmişlerdir. Böy­le bir şey olsaydı bu büyük zatlardanda naklolurdu. Şimdiye kadar böyle şeyler onlardan bize naklolunmamış. Kesinlikle Caferi Sadık’m konuşması azdı. Süfyan-ı Sevri diyor: Cafer’e bir gün rastladım, yani ziyarete gittim. Onunla konuşmak istedim. Benimle konuşmadı. Ko­nuşmasını rica ettim, konuşmadıkça kalkmaya niyet ettim. En son bana şöyle dedi: Allah’ın nimetine şükretmesini, şükrün nimetin art­masına vesile olacağını, nimet verildiği zaman da istiğfara devam et­mesini, devletin zulmüne karşı da:

La havle vela kuvvete illa billah” demesini söylemiştir.  Ebu Hanife Hicaz ülkesine gitmiş Cafer’in yanında iki sene ders almış.

Eğer bu iki sene olmasaydı Numan hilaket ve mahv olurdu” sö­züyle değerlendirmiştir. İmam-ı Azam gibi büyük alimlerin önünde diz çöktüğü bu saygı değer hakkında böyle asılsız iddiaların yayılma­sına töhmetten ve üçüncü asırdaki mezhep taassubunda başka bir nedeni yoktur. El- imamu’s- sadık s. 37.

Caferi Sadık’m taatın ve riyazetiyle ecdadından almış olduğu büyük kabiliyetle beraber birde ilmi ledduna, vehbi ilim ile vakıf ol­duğu bilinmektedir. Örneği; İmam Zeyd’in katlolduğu zaman Haşi-miler toplanırlar. Abdullah oğlu Muhammed’e biat ediyorlar. O ce­maatin içinde sonradan Abbasi Halifesi olacak olan Seffah {kan dö­kücü) Ebu Cafer-i Mansur da vardı.

Mansur da “en-Nefsu’z-zekiye” unvanını taşıyan Muhammed’e biat eder. Fakat Caferi Sadık biat etmez. Bu işe aciz ve sıkılan Muhammedin babası Abdullah’a Caferi Sadık şöyle diyor: “Vallahi sana ve oğluma kızdığım için biat etmemiş değilim. Yalnız bundan bana sıkıntı geldiği için biat etmiyorum. (Mansur’a işaret ediyor.}” Muhammed Ebu Zehre, El-İmamu’s-Sadık. S. 37.39. Kendi nefsini mağ­lup etmiş olan bir insanda ilhamın varlığını kendisinden inkar edil­mez.

Yalnız insanın bütün ilmi kendisinden gelmez. Çalışmakla bir­de Allah’ın tevfıki, inayeti, ilmide vardır. Biz bunlara Allah’ın yardımı veya iyi insanın kalbine Allah’tan vaki olan iyi bir şey şeklinde yo-rumluyoruz. Bunun için Abdullah bin Mesud (ra) içtihattan sonra verdiği fetvalarda şöyle demiş: “Eğer doğru ise Allah’tandır, yanlış ise benden ve şeytandandır. “Hz Peygamber şöyle buyurur ümmet içeri­sinde muhaddes yani ilham edilmiş kimselerin bulunduğunu Bu-haride bulunan bir hadislerinde haber vermişlerdir. Şu halde ilham vardır. Mülhemin şartı yani ilham edilmiş kimselerin şartı şöyledir: ruhani riyazetlerden, yani derin araştırmalarından olmak yani bu derin riyazet ve araştırmalardan sonra kalbe ilham ve yüksek bilgi ilim doğar.

İmam Cafer’in ilmi evvela kesbidir. Daha sonra ledun ilmi doğ­muştur. Fakat İmamiyyeler şöyle diyorlar: İlhama mazhar olan kim­se hatadan salim olmaz. Onun bütün sözü de doğru olmaz. İlhamın haricinde olan sözlerinde de yanlış yapabilir. Ashab-ı Kiram (ra) dü­şünceleriyle içtihad eder ve bazen ihtilafa düşerlerdi. Ashaptan daha üstün olan kimse düşünülmediğine göre bunlardan sonra gelen i-mamların hata yapmayacağını düşünmek akla ve mantığa aykırıdır.

Hasılı kelam İmam Cafer Sadık’ta büyük bir zat ve büyük bir imam idi. Yalnız onun özelliği ayrıdır. O da masum değildir, o da ha­ta yapar, bazen de ihtilafa düşerdi. Fakat o kendi nefsini çok temiz­lemiş, ruhende çok yüce ve muttaki bir zat idi.

8- Tabiinden Ebu’şşa’sa Cabir bin Zeyd (öl h. 93/m. 711): İba-ziyye mezhebinin kurucusu olup bu mezhebi h. 80’de ölen Abdullah bin İbaz et-Temimi’ye izafe edilerek meşhur olmuştur. Cabir bin Zeyd Kur’an ve sünnet ile amel eden tabiine mensup alimlerdendir. Ali bin Abbas (ra)’m talebesi olmuştur. İbaziyye fıkhı Kur’an, sünnet, icma, kıyas, istishan, mesalihi mürsele, istishab, sahibi kavli vb di­ğer mezheplerin dayandığı istidlal ve istinbad kaynaklarına dayanır. Onlara göre Peygamberimiz (sav)’e gelen ilham dışında hiçbir kim­seye gelen ilham, şer-i hükümlerde mülhem(kendisine ilham gelmiş kimselerden) başkası için delil olmaz. Mülhem olan müçtehide gelen ilhamda kendisi hakkında sadece hükmünde ittifakla kabul edebile­cek bir delil bulunmayan meselelerde hüccettir. Bu bir nevi bildiğimiz istihsan deliline benzemektedir. İslam fıkhı ansiklopedisi cild 1, s. 37.

İbaziyye mezhebine beşinci veya harici mezhebi denilirse onlar öyle isimlerin kendi mezhepleri hakkında söylenmesini kabul etmez­ler. Belki müslümanlar topluluğu, davet ehli veya istikamet ehli diye tanınmak için kabul ederler. Bu mezheb hali hazırda Libya, Tunus, Doğu Afrika, Cezayir ve Umman’da vardır. Onların itikadları şöyle­dir: Büyük günah hangisi işlenirse şayet tevbe etmezse o halde ölür­se sermeden yani ebedul abidin kalır. Kesinlikle çıkmaz. Zira tev-besiz ölmüş. Ahirette müslümanlar Allah’u tealanm cemali ve zatı görmezler.

İtaatkar yani muti kulun velayeti caizdir. Günahkar kimsenin tevbe etmesini lazım ve elzemdir. Konuşmalarda takiyye yapmak ca­izdir. Zira bununla Allah-ı tazim ve tensih gayesi güderler. Şu halde en büyük din alimlerine müctehid denir. Bir müctehidin ictihad ede­rek elde ettiği bilgilerin hepsine o müctehidin mezhebi denir. Ashab-ı Kiram’in hepsi derin alim ve müctehid idiler. Tabiin ve tebei tabiinin arasmdada müctehidler vardı. Bu müctehidlerin ve Ashab-ı Kiram’m mezheplerinden yalnızca dördü yani Ebu Hanife, Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri günümüzde en yaygın şekilde bilinmektedir.

Bu dört mezhebe ehli sünnet velcemaat denir. Bunların iman bilgileri arasında ayrılık yoktur. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Bir­birlerini severler. Birbirine uymayan işlerini de zaruret olunca birbi­rini taklit ederek yaparlar. Peygamber Efendimiz (sav)’in yolu Kur’-an-ı Kerim ile hadisi şerifleri ve müctehidlerin ictihadları ile göster­dikleri yoldur. îmamı Şarani mizanda şöyle diyor: Bütün mezhepler haktır ve doğrudur. O mezheb on sekiz tanesini göstermiştir. Bu dört mezhebin kadıları, müftüleri olduğu için bunların içine bid’atler ve hurafeler girmemiştir. Bu sebeple kendi hallerinde temiz ve doğru kalmışlardır.

Diğer mezheplerin kadıları, imamları ve müftüleri olmadığı için bid’atler ve hurafeler girdiği için bunlar ancak kitap ciltleri arasında kalmış, halk arasındaki yaygınlıkları kaybolmuştur. Ve ortadan kal­kmıştır. Bunların ismi kitaplarda kalmıştır. Şark beldelerinde bu­lunan Umman’da ibaziye, İran’da şia mezhebi gibi mezhepler çevre haricinde yayılma kabiliyeti gösterememişlerdir. Müslümanların ço­ğu da onlara hiçbir şeyde itimad etmediler. Fakat öyle hassas mese­lelerde müslümanlarm bütün mezhep imamlarından herhangi bir şey hikaye etmek ne bu görüşe karşı çıkanlar yönünden ne de o gö­rüşe tabii olanlar yönünden caiz değildir.

Zira şüphe yoktur ki birinci tutumunda imamlara iftira olduğu için bunlara darbe vurmak olur. İkinci tavırda ise kesinlikle zayıf kavillerle amel etmek olurki buda doğru değildir. Bundan sonra şunu söylememiz gerekir; Tatarların veziri tarafından sünni mezhepler a-rasında onları ehli sünnet dairesi dışına çıkarmak rafızi ve mülhid yapılmak için sokulmuş fitnelerdir. Şu halde ne kadar mezhep sa­hibi varsa hepsi müctehiddirler. Ve mezhepleride doğrudur. Onlar tarafından hilafı şeriat hiçbir meselede ihtilafları yoktur. Yalnız fer-i meselelerde ictihadları olmuştur. Eğer asli meselelerde bir ihtilaf ol­duysa kesinlikle onlar söylememişlerdir. Ehli bid’atm ve rafizilerin o büyük imamlar arasına sokmuş olduğu fitneden başka bir şey değil­dir.

Hatta ve hatta fukaha arasındaki ihtilaflar özellikle sahabe arasmda karşıt görüş serdedilen meselelerdir. Teşrik tekbirleri, Amin kelimesinin gizli söylenmesi, İbni Abbas ve îbni Mesud’un teşehhüt­leri (kıyamda) besmelenin gizli okunması, kamet getirirken tekbirle­rin tek veya çift olarak söylenmesi vb meselelerde olduğu gibi meselelerdedir. Böyle ihtilaflar evla olan konumda görünür. İhtilaf eden sahabeler ise hepsi hidayet üzeredirler. Zira Resulullah (sav) asha­bının topluca kendisinde duydukları şeyin anlaşılmasında gösterdik­leri ihtilafa muvafakat etmişlerdir. Mezheplerin ihtilafları da saha­benin ihtilafı gibi maksada yönelik ihtilaftır. Onlardan bazıları hadi­sin zahiri, bazıları ise batını ile amel etmişlerdir. Biz bütün bu saygı değer imamların ictihadlarmı doğru olarak kabul ediyoruz vesselam.

Bu saygı değer zatlar (ra) şeriat meselelerini meydana getirmiş­lerdir. Şeriat terim olarak ne demektir? Şeriat; Allah’ın kanunu, şer-i şerif, Allah’ın yolu, dinin amellere ait ahkamının heyeti mecmuası, şeriatı ğarra, insanın saadeti ebediyyesine ulaştıran muazzam ve mübarek çok şerefli ve geniş bir yoldur. Şer-i ve şeriat kelimeleri ay­nı anlama gelir. Yani müteradiftirler.

Şeriat, istilahi olarak ne demektir? Allah’u tealanın insanlar i-çin Cibrili emin vasıtası ile peygambere gönderilen dini ve dünyevi mukaddes ahkamın heyeti mecmuasıdır. Bu noktadan hareketle din ile şeriat eş anlamlıdır. Bu itibarla her iki ahkamada şamil gelmek­tedir. Yani ahkamı asliyye denilen itikadiyatı hemde ahkamı fer’iyye denilen ibadet , ahlak ve muamelatına şamil gelmektedir. Şu halde şeriatın ibadet, ahlak ve muamelat manalarına istimal olursa daha uygun olur.

Özet olarak şeriat, manası tam olarak kullanılırsa şu anlamda olabilir. Bir peygamber tarafından tebliğ edilmiş olan mukaddes ka­nun demektir. Bu mukaddes kanunun koruyucusu olan Allah’a “şari-i mübin” denir. Bu kanunu insanlara söylemiş olan peygam­bere de “sari” adı verilir. Şu halde seri hükümler denince ilahi hü­kümleri anlamak lazım ve elzemdir. Bununla asıl Kur’an’a, hadise, icmaa serahaten, zahiren dayanan müstenid olan hükümler irade ve kasdedilmiş olur. Fakat islam saygı değer olan nıhrilerin ve mücte-hidlerinin ictihad ve kıyas yoluyla çıkardıkları olan islam kanunları ise “fıkhi hükümler, amelle ilgili fer-i meseleler” diye isimlendirilir. Şer-i esaslara dayanmaları olduğu için bunlarda şer’i hükümler ola­rak zikr olunur.

Resulullah (sav)’in zamanında ve zamanından sonra da fetva veren ancak ve ancak Ebu Bekiri Sıddık’ti. Zira o zat (ra} Resulü Ek­rem’den sonra hilafet makamını almıştı. Sıddıki Ekber ashabı kira­mın en büyük fukahasmdan idi. Onun için Resulullah’m zamanında da fetva verirdi. İbni Hazim’in keşfine göre hadislerin müsned olarak rivayet ettiğinin adedi yüz kırk ikidir. Hadisi şerifenin manasını de­ğil, aynı zamanda elfaz mübarekesiyle beraber Resulullah’tan nakletmiştir. Resulü zişan efendimiz hasta olduğu zaman Sıddıki azamı ashabı kirama namaz kıldırmak için kendi yerine imam olarak tayin etmiştir.

Gene bir gün aynı hastalığı esnasında minbere çıktı ve şöyle buyurdu: “Nas arasında bana karşı gerek malı ve gerek nefsi bakı­mından Ebu Bekiri İbni Kuhafe’den daha fedakar bir kimse yoktur. Eğer ben insanlardan birini dost isteseydim kayıtsız şaartsız olarak Ebu Bekir’i dost seçerdim. Fakat islam dostluğu daha iyidir. Bu mes­cide Ebu Bekir’in kapısından başka açılan kapıları kapayınız.” Bu gi­bi sözler Ebu Bekir’in büyüklüğüne ve halifeliğine yani imameti kübra makamına geçmesine büyük bir işarettir. Bunun için ashabı kiram Resulullah’m teçhizi daha yapmadan hemen kendi arasından hilafeti kabul ederek büyük imamete seçtiler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close