Ebu Hureyre, Sa’d b. Ebi Vakkas, Hubeyb, Selman ve diğerleri suffe ashabımdandır. Allah onlardan razı olsun.

Suffe’deki müslümanların sayısı azalıp çoğalarak değişiklik göste­rirdi. Bazen yetmiş kişiye vardıkları olurdu. Tarihçiler bu gruptan ol­duğunu bildirdikleri 600 kişiyi saymışlardır.

Ebu Abd’ir-Rahman Şulemi suffe ashabının tarihini yazmıştır. İbn Teymiye bunlar hakkında şöyle diyor: Suffe ashabı Hz. Peygamber’le beraber cihat edenlerin en büyükleridir.

Aşağıdaki ayetlerde bu insanlara işaret edilmiştir:

Allah’ın verdiği ganimet malları, yurtlarından ve mallarından çı­karılmış olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberi’ne yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte doğru olanlar bunlardır. (Haşr/8)

(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allah yolunda cihada adamış, Allah’a itaatten başka bir düşüncesi olmayan, o sebeple yeryüzün­de dolaşıp kazanmaya imkan bulamayan, durumunu bilmeyen kimselere karşı gösterdikleri tokluktan dolayı onlara göre zengin sayılan fakirlere verilmelidir. (Habibim!) Sen onları görünce yüz­lerinden tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek insanlardan iste­mezler. Yaptığınız hayırları Allah bilir ve karşılığını verir. (Baka­ra/273)

Suffe ashabı sıdk u sadakat ve ihlasla Hz. Peygamber’le birlikte cihada katılırlardı. Bunlardan yetmiş adedi “Maune kuyusu” olayında şehit edilmiştir. Hz. Peygamber bu olaydan sonra bu seçkin insanları öldürenler hakkında beddua etmiştir.

Suffe ashabını methetmekte aşırı gidip bunların Hz. Peygamber’den önce de hidayet üzere olduğunu söyleyenler vardır. Bu sapık bir sözdür. Doğrusu bunları Allah Teâlâ İslâm ve Rasûlullah’ın daveti ile doğru yola hidayet etmiştir.

Hz. Peygamberin bunları sevmesi, şefkat göstermesi ve bunlara önem vermesi ve koruyup gözetmesi şeref olarak onlara yeter.

Suffe ashabının mescidin bir yerinde barınıyor olmasından, bun­ların işsiz güçsüz kimseler olduğunu anlamamak gerekir. Bunlar yapa­bilecekleri bir iş fırsatı bulduklarında hemen o işi yapmaya koyulurlar­dı. Güçleri yettiği nisbette cihada katılırlardı. Fakat yardım ve desteğe de muhtaç idiler. Bu hususta gayret gösterir ve çokça Allah’ı zikreder­lerdi. Sanki aşağıdaki ayeti sürekli göz önünde bulundururlardı:

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gidip gelişinde akl-ı selim sahipleri için açık ibretler vardır.

Ayakta dururken, otururken, yanları üzere yatarken (yani her va­kit) Allah’ı anarlar (şöyle dua ederler): “Rabbimiz! Sen bunu bo­şuna yaratmadın. Seni teşbih ederiz. Bizi cehennem azabından ko­ru!” (Al-i İmran/190-191)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close