İslâm’ın öğretilerinden anlıyoruz ki ölüm, kısa bir uyku halidir. Peşinden uzun ve ebedi bir hayatın başlangıcı gelir. Hz. Allah şu âyette ölümü uykuya benzetmiştir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır; ölümüne hükmettiği canı ahkoyar, Ötekini belirli bir vakte kadar bırakır. (Zümer/42)

Hz. Peygamber, buna yakın bir manayı şu hadisi ile ifade ediyor:

Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki kesin­likle uyuduğunuz gibi ölecek, uyandığınız gibi Ölümden sonra di­riltileceksiniz.

Ölüm, her gün tekrarlanan ilâhi bir kanundur. Bununla beraber in­sanlar ondan hoşlanmıyor, korkuyor ve ölümle karşılaşmaktan çekini­yorlar. Bunun çeşitli sebepleri vardır:

  1. Allah’a kavuşulduğunda işlenen günahlara ceza verilecektir. İş­te bu, Allah’a kavuşmayı sağlayan ölümün sevilmemesine sebep ol­maktadır.
  2. Hayat sevgisi, uzun emel beslemek ve aşırı ümitli olma da ölümden hoşlanmama sebebidir. Hz. Peygamber şu hadisinde buna işa­ret buyurmuştur:

Yaşlı kimseler iki şeyi sevmek hususunda gençtirler: Uzun ömür­lü olmak ve mal sevgisi.

Râşit halifelerin beşincisi sayılan âdil halife Ömer b. Abdül Aziz bu manada şunları söylüyor: “Nefsim aşırı derecede istekli bir yapıya sahipti. Her istediğini elde ettiğinde daha büyüğünü arzu ederdi. Artık dünyadan istediği bir şey kalmayınca ahireti arzu etmeye başladı.” Ömer b. Abdül Aziz, nefsi ahireti arzu etmeye başlayınca ona hazırlan­maya ve onun uğrunda çalışmaya koyuldu. Bundan sonra ahireti ve Al­lah’a kavuşmayı sağlayan ölümü, merhaba diyerek karşılayacak hale geldi.

  1. İnsanların ölümden korkmasının bir sebebi de ölüm ve ölüm sonrası için az hazırlanmak ve dünya hayatına aldanmaktır. Zira insan sağlıklı ve kuvvetli olduğu zaman dünya kendisini aldatır. Kendisine öyle gelir ki hali vakti yerinde, ne isterse bol bol elde etmektedir. San­ki o, ecelinin bir zamanla sınırlı olduğunu, ne vakit geleceğinin belli olmadığını, kendisini gözetip durmakta olduğunu bilmez veya bilmez­likten gelir.
  2. Bir diğer sebep, insanlar üzerinde sonsuza kadar hakim olma arzusudur. Bu noktadan hareketle bu arzu ve duygusunu ifade etmek üzere servet toplar, saraylar yaptırır ve ailesini, taraftarlarını çoğaltır. Hayata sıkı sıkıya sarılmayı gerektiren ne varsa yapar. Bu durumdaki insan bir ikilem içindedir; ya öldükten sonra dirilmeye inanır veya bu­nu inkar eder. Öldükten sonra dirilmeye inananlardan ise ahirete iyice hazırlanamadığı için ahirete göçmekten korkar. Öldükten sonra diril­meye inanmıyorsa, bu kimse inanandan daha çok ölümden korkar. Zi­ra ölümün her şeyi sona erdirdiğini sanır. Ulaşmayı hayal ettiği ve gay­reti içinde olduğu ebediliğin ölümle biteceğini vehmeder.

Oysa İslâm dini ebedilik problemini en güzel ve en doğru biçimde çözmüştür. İslâm dini, bağlılarına ölümün geçici bir hayattan ebediyyet hayatına geçiş olduğunu öğretmiştir.

İslâm dininin kitabı Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır:

Gerçek hayat âhiret yurdundadır. Keşke bilmiş olsalardı? (Anke-but/64)

Sonsuzluk heveslileri, ebedi olmayı bu manada düşünmüş olsalar­dı, ulaşamayacakları halde dünyada ebedi kalma kuruntusunu gerçek­leştirmeye uğraşmak yerine, bu problemi çözmüş olurlardı.

Kur’an bu gerçeğe şöyle işaret ediyor:

Onlardan her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Oysa ki uzun ya­şatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. (Bakara/96)

Ömür ne kadar uzasa, ecel ne kadar geç gelse, ahireti ihmal eden kişi, kendisini yaptığı kötülüklerin cezasını görmek üzere sürekli aza­ba götürecek dünyadaki son gününden korkar.

Bu noktadan baktığımızda eski dönemlerdeki büyüklerin, ölümü hatırlama ve hatırlatma hususunda gösterdikleri titizliğin sebebini daha iyi anlıyoruz. Zira ölümü hatırlamak ve hatırlatmak hatırlatana da ken­disine hatırlatılana da ölümle karşılaşmaya hazırlanmayı öğretir. Ölüme güzel bir şekilde hazırlanınca ne ölümün kendisinden ne de ona kavuş­maktan korkmak diye bir şey kalmaz. Hz. Peygamber şöyle buyurur:

Allahım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat. Eğer vefat etmek benim için hayırlı ise ruhumu al.

Hz. Peygamber’in bu hadisi hayata veya ölüme aldırış etmeksizin Ömür sürmemek gerektiğini gösteriyor. Burada titiz bir şekilde üzerin­de durulacak şey, hayırlı olanı; gerek dünyada, gerekse ahirette hayırlı olanı istemektir.

Bir diğer hadislerinde Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: Allahım! Ben sana kavuşmayı seviyorum. Sen de bana kavuşmayı sev.

Hz. Peygamber’in bu duası onun rabbine kavuşmaya hazırlandığı­nı gösteriyor.

İslâmiyet’in ilk yıllarındaki müslümanlar, hayır üzere oldukça ölü­me aldırış etmemeyi ifade eden şairlerin aşağıdaki sözlerini parola edinmişlerdi.

Müslüman olarak ölsem

Hiç mi hiç aldırış etmem.

Ne tarafıma düşersem düşeyim!

Yeter ki ben Allah yolunda öleyim!

Demek ki müslüman ölürken imanla öldükten sonra hiç bir şeye al­dırış etmemelidir. Kur’an’m şu ayeti de müslümana bunu telkin ediyor:

Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak vefat edin. (Al-i İmran/102)

Hz. Ömer’in rabbine yönelttiği ve hayatının son günlerinde sık sık tekrarladığı duada dahi aynı manayı görmekteyiz. Hz. Ömer duasında şöyle diyor:

Allahım! Yaşlandım, gücüm zayıfladı. Problemlere çözüm yolları azaldı. Tebamın sayısı çoğaldı. Bir ihmâle düşmeden, sorumlulu­ğum altında olanların hakkını zayi etmeden ruhumu al. Allahım! Bana, yolunda şehit olmayı nasip eyle. Vefatımın Peygamber’inin şehrinde gerçekleşmesini lutfeyle.

İnsanın nefsine öğüt veren böyle bir ortamda ölüm için güzel ha­zırlıklar yapılır. Artık ortada ne Ölüm korkusu ne de Allah’a kavuşmak­tan çekinmek kalır. Böyle bir derece Allah’ın hayırlı kullarının ulaşmak için gayret sarfettikleri bir derecedir.

Dünyası ahiretine hazırlanmaya engel olanlar, hevâ ve hevesleri, dünyevî arzulan kendilerini oyalayanlar bu dereceye ulaşamazlar.

Şimdi soruda zikredilen ayete gelelim: Enterasandır ki bu ayetin geçtiği surenin başında, -bu sure A’lâ süresidir- iki ayet vardır. Bu ayetler sembolik birer öğüttür. Bu öğütlerden ibret alan kimse dünyayı ahirete tercih etmez. Buna bağlı olarak da ölümden korkmaz. Cenab-ı Hak bu ayetlerde buyuruyor ki:

O Allah ki topraktan yeşil otu çıkarıp sonrada onu kapkara ve kup­kuru bir hâle getirmiştir. (A’la/4-5)

Bu iki ayet açık bir şekilde ifade ediyor ki bitkileri ve ekinleri yer yüzünde bitirip yetiştiren, yemyeşil bir hal aldıktan sonra onları kup­kuru yapan, daha sonra da onu kapkara bir köpük seli haline getiren Allah’tır.

Aslında bu ifadeler hayatın nasıl başladığını, gelişip mükemmel-leştiğini, sonra da yok olup gideceğini kinaye yoluyla anlatmaktadır. Bundan sonra gelen ayetlerde ise şöyle buyuruluyor:

Ahiret hayatı daha iyi ve ebedi olduğu halde siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. (A’la/16-17)

Sanki şöyle denmek istenmiştir: Yaşadığınız dünya hayatı bitki ve otların yaratılıp var edilişine benzer. Bu hayat ot gibi çabucak yok olur. Gerçekten sonsuz olan hayat ahiret hayatıdır.

Ahiret hayatı en hayırlı­sı ve ebedi olandır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close