Ölüm insan oğlunun bu dünyadaki işleri ile ilgili sayfala? rinın kapanıp, ebediyet alemine ait sayfaların açılmaya başlaması de­mektir. Kur’an’da ifade edildiği üzere:

Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl hayat odur. Keş­ke bilmiş olsalardı! (Ankebut/64)

İnsan yaşarken davranışları ve yaptığı bir takım şeylerle diğer in­sanları meşgul eder. Çeşitli sebep ve vesilelerle hayatta kimi insanın lehine, kiminin de aleyhine hükümler verilir. Fakat insan öldükten son­ra durumu, hikâyesini baştan sona izleyen, davasına bakan tam bir in­safla lehinde veya aleyhinde hüküm verecek hakimler heyetinin önün­de sus pus duran bir adama benzer.

Bunun içindir ki -özellikle tarihçiler- hayatta olan kimsenin; ne kadar büyük bir adam olursa olsun öz geçmişine ait bir şeyler yazıp söylemek istemezler. Onun hayatı; yapıp ettikleri hakkında bir şey söylememeyi tercih ederler. Dünyadan göçtüğü zaman hakkında verilecek hüküm daha adaletli, onunla ilgili görüşler etkiden uzak, onunla ilgili tasvir ve tasavvurlar korkudan ve teşvikten azade olur. Hâlen hayatta olan nice kimselerin kaleme alınmış hayat hikayeleri vardır ki asılsız uydurma ve komikliklerden ibarettir. Onlar da hayattan göçtüklerinde tarih devreye girer doğru ve güçlü sözünü söyler. Artık gerekli değişik­likleri yapar, aslı olmayan bilgileri temizler, çıkarmalar ve gerekiyorsa eklemeler yapar.

Nitekim hayatta iken hakkında yazılıp çizilmiş nice büyük insan vardır ki zalimce ve zarar verici sözlerle; bencillikten kaynaklanan bir inat, zulüm ve baskıoı düşünce ve niyetler yüzünden hayattan yara al­mıştır. Fakat ortalığı kaplayan karanlık ortadan kalkarsa düşmanların tuzakları yok olur ve insaf ortaya çıkar. Bu mazlumlar yaşıyor olsalar da ebediyete göçmüş olsalar da durum değişmez.

İnsan hayatında durmadan didinir, çalışır. Kendisi için seçtiği ça­lışma tarzında, girdiği yolda yılmadan ve zaman zaman yorgun düşe­rek çalışır durur. Arada bir kulağına ilâhi uyarılar veya bir gün hesap gününün geleceği korkusuna ilişkin şeyler çarpar.

Bunları düşünerek bazen korkar, bazen de bunları unutur. Yüce Allah da insanları işledikleri suç karşılığında hemen cezalandırmaz. Çünkü böyle yapsa hemen işlerini bitirir. Fakat Allah (c.c) bol rahmet sahibidir, kullarına acır. Kerem sahibidir, (yarattıklarına karşı) yumu­şak (davranan)dır. O kerem sahibi Allah insanlara kendisine kavuşmak için bir zaman belirlemiştir. O zaman gelince işlediklerinin küçüğünü büyüğünü, önemli ve önemsiz olanlarını, hasılı yaptıklarının hepsini soracaktır.

Kur’an’ın beyanı ile durum şöyledir:

Kim zerre miktarı hayır yapmış ise onu görür. Kim de zerre mik­tarı şer işlemiş ise onu görür. (Zilzal/7-8)

(Herkesin) kitab(ı) ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan kormuş olduğunu görürsün. ‘Vay halimize!’ derler, ‘Bu nasıl kitapmış?! Küçük büyük hiç bir şey bırakmaksızın (yaptıklarımız) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşıların­da bulmuşlardır. Senin rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)

Bir kere daha ifade ediyorum ki insan bir taraftan çalışıp çırpınır-ken bir taraftan da bunları hatırlamalıdır. İnsan bir taraftan geleceğe aşırı derecede ümit beslese de, geleceğe dönük tamahkârlık etse de bunları düşünürse irkilir ve kendini toplar.

Gerçekten insan tüm davranışlarında bunları düşünse, sonradan çok ciddi bir biçimde hesaba çekileceği günün geleceğine, her şeyden büyük olan Allah’ın hakimiyeti altında olduğuna gönülden inansa, bu inanç aklına ve benliğine yerleşse hayatında ancak hayır işler ve tüm kötülüklere savaş açar. Âdeta yer yüzünde yürüyen bir melek olur. Hat­ta -bir hadiste bildirildiği gibi- Hz. Allah o kimsenin tutan eli, yürü­yen ayağı, gören gözü ve işiten kulağı olur. Allah’tan bir şey istese he­men verilir. Rabbinden bir yardım dilese yerine gelir. Allah’ın lütuf ve keremini, inayetini lütfettiği rabbani bir varlık olur. O insan böylece kâinatın efendisi, yeryüzünde Allah’ın halifesi olur. Fakat insan çok unutkandır. Hatta insan kelimesinin kökü “unutmak” anlamındaki nîs-yanâvr ki insan unutma hususunda darb-ı mesel olmuştur.

Bunun içindir ki kişi çoğu kere dinini, inancını, ahiret gününü, bir gün hesaba çekileceğini unutuverir. İnsan gaflete dalınca dünya haya­tına sınırsız ve pervasızca dalar. Kendisine ne söyleseniz, ne delil ileri sürseniz ikna olmaz bir duruma gelir. Nerede ise kendi kendini öldü­rür. Altın ile dolu bir vadiye sahip olsa ikincisini ister. İki vadisi dolu­su altını olsa, üçüncüsünü ister. İnsan oğlunun gözünü ancak toprak doyurur. Ama Hz. AİJah tevbe edenin tevbesini kabul eder.

Hep arzu ve istekleri doğrultusunda yaşayan ve sadece daha çok mal elde etmeye kendini adayan gafil, cahil, ahireti unutmuş kimse her hangi bir insanı Ölmüş olarak görünce ibret almış, öğüt kabul etmiş bir kimsenin titremesiyle titrer, irkilir. Çünkü ölüm her canlı ve fani için kaçınılmaz sondur. Her canlı geldiği yere dönecektir. Bunun içindir ki insan, Ölüm ortamında -kendisi ne kadar gaflet ve taşkınlık içinde olursa olsun- bir gün aynı kadehten kendisinin de içeceğini, insanı dünyadan ahirete taşıyan Ölüm ateşinin içine düşeceğini ve omuzlarda

taşman tabuta bineceğini hatırlar. Sağlığı ne kadar yerinde, ömrü ne kadar uzun, makam ve mevkii ne kadar yüksek olursa olsun bu sonuç kaçınılmazdır.

İnsan bunu düşündüğü zaman titrer ve geriye dönüp yaptıklarına bakar Böylece taşkınlıklarını azaltır, hatalarını en aşağı derecelere in­dirir ve kendisine azık olacak şeyleri hazırlamaya koyulur. Burada ge­çerli olan azık, nerede ve ne zaman olursa olsun kötülükten kaçınmak ve iyilik yapmakla elde edilir. Nitekim Kur’an şu ayetlerle bunu bildi­riyor:

(Ey insanlar!) Azık edininiz. Azığın en hayırlısı takvadır (Allah korkusudur.) Hy akü sahipleri yalnız benden korkun. (Baka­ra/197)

Her şeyi alt üst eden o büyük felâket geldiği vakit, insan yaptıkla­rını (görüp) anlar. Ateşe girmeyi hak etmiş olanlara cehennem açık bir şekilde gösterilir. Azan ve dünya hayatını âhirete tercih edene gelince, şüphesiz onun barınağı cehennemdir. Rabbinin ma­kamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırana gelin­ce, şüphesiz onların barınağı cennettir.” (Nâziât/34-41)

İnsanların hayatta gayeleri değişiktir. İnsanlardan her biri varlık âleminin her tarafında el ele tutuşmuş, dünyanın dört bir yanına dağıl­mış çalışıp dünyadan nasiplerini almışlardır. Her birinin yolu ve alanı çeşitlidir. Kimisi mutlu, kimisi bahtsız, kimisi fakir, kimisi zengin, ki­misi fazlasıyla payını almış, kimisi de mahrum kalmıştır.

Kimisinden öyle çok söz edilir ki nâmı şanı kulakları doldurmuş, yaşadığı hayat herkesi meşgul etmiş, şöhreti her tarafa yayılmıştır. Bunlardan pek çoğu uzun emellerin ve hayallerin esiri olmuştur. Bu emel ve arzulan, hayatım ve faaliyetlerini baskı altına almış, tüm ça­lışmalarını etkilemiştir. Zaman zaman güçlü bir inanç, sağlıklı prensip­ler, büyük ve yüce payeler ve şerefli ahlâk kanunları dikkatini çeker. Bir ara korkunç bir hesaba çekileceği aklına gelir.

Fakat insanlar her şeye rağmen kendilerine dönüp, hayatın sıkıntı ve meşakkatinden kurtulup amel defterine bir baksa, en başta ölüm olmak üzere kendisini sarsan bir olayla karşılaşır karşılaşmaz olacakları hatırlar ve ibret alır. Böylece taşkınlıklardan vazgeçip yerin ve göğün rabbi olan Allah’tan korkar.

Nasıl olur? Ölümün azametli görüntüsünde ve bizi yaşadığımız şu âlemden kâinatın rabbinin hâkim olduğu ebediyet âlemine götüren ve­fat olayında küçük büyük herkese geçmişin hatalarından vazgeçirecek, eskilerin yaşantısından etkileyecek ve hidayette olanların yolundan yü­rütecek, batıl şeyler yapanların yaptığını ıslah ettirecek yeteri kadar öğüt yok mudur? Evet “öğüt olarak ölüm yeter.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close