Kısaca mezar taşları, tarih içinde, nerde ve ne zaman hangi kimlikte olduğumuzu anlatan hayat kitabının taş sahifeleridir.

Şu satırları okurken, “efendim bunca önemli meseleler varken mezar taşları da nereden çıktı?” diyor bir çoklarımız…

Oysa mezar taşları, aydınlanmak için hep faydalandığımız, tarihin kandilleridir; onlar önümüzü gösteren ve dünümüzü öğreten çok önemli, vaz geçilmez bir kaç temel belgeden biridir. Biz onların bir yerlere gömülüp gitmesinden endişe ediyoruz. Zamana karşı duran ve direnen bu vesikalar, hatırlanmazlarsa, sahip çıkılmazsa, bizden gerekli sıcaklığı görmezlerse, tarihin karanlığına gömülüpgideceklerdir. Tarih karanlığı ki onu ancak işte o taş vesikaların okunması, korunması ve etüd edilmesiyle aydınlatabiliriz.

Yukarıda yazılanları ispata hacet yok ama hepiniz bilirsiniz; tarihe düşmanlığıyla tanınan nice insanlar, bir beldeye geldikleri zaman, pek çok eseri bırakıp, önce mezarlığa koşmuş, mezar taşlarını kırmışlardır.

Bursa’nın işgalinde Yunan palikaryalarının doğruca Osman Gazi’nin türbesine gidip onun makberine seslenerek “İşte senin ülkeni işgale geldik! Haydi mezarından kalk da ülkeni, halkını kurtar bakalım” anlamına gelen saçmalıklar savurdukları, hatta Osman Gazi’nin sandukasını, pis ayaklarıyla tekmeledikleri bilinmektedir.

Şunu tekrar ifade edelim; mezar taşları bir medeniyeti temsil eder, mezarlık günün aynasıdır. Mezarlık sosyal barışın, insanlar arası dayanışmanın yansıdığı en tarafsız mekânlardır. Orayı gezerek, o millet ve o toplum hakkında en doğru, objektif kararı verebilirsiniz. Gözlemlediğiniz bir mezarlık ve mezar taşları hangi tarihe aitse o günü bütün yönleriyle size aynen yansıtır.

Mezar Taşlarında Şekil:

Mezar taşlarında zaman içerisinde şekil değişimleri olmuştur. Bir dönem, tepesi ihtişamlı bir sarık ve alt tarafı kalem gibi yontulmuş yuvarlak taşlar dikilmiştir. Sonra da Osmanlıca’nın en harika yazılışıyla ve gönül depreştiren ve taa ruha hitap eden şekliyle; ayrılığı mukadder olan sevgiliye en güzel elyazısıyla, en son elveda mektubu yazılırcasına, estetik, san’at ve zerafetin
boy atışı, filiz verişi görülür. Geri dönüşü olmayan bir cepheye giden yâre sunulmak üzere, gözyaşından iğne oyası örercesine, taş üzerinde oylum oylum hasret gülü, içli içli veda karanfilleri yapılır. Bunlar vedalının başucunda durur. Bu el emeği, göz nuru mini baharda hüzün yaşanır, ancak sonbahar o semte hiç uğrayamaz.

Mezar taşlarının dört köşe olanları da vardır. Mezarın baş tarafına dikilmiş bu dört köşe taşlar, zaman ve zemine orantı kurmuşcasına hafif öne eğimlidir. Kış mevsiminde tepelerinden buzlar sarkar.

Mezarlığın sıra sıra dört köşe taşlarının uzaktan görüntüsünü, eski damlara benzetirim hep… Eski kış günlerinde çorak damlı evlerin saçaklarından donmuş buzlar sarkardı. Daha sonra buzulların üstüne kar tekrar bastırır; güneşli bir günün ikindi vaktine doğru karşı yamaçtan bu damlı köye baktığınızda damlayan buzulları görürdünüz… Harika bir görüntü; gönülleri çalan muazzam
bir estetik ortaya çıkardı. Sanki 93 Harbini yaşamış, Çanakkale’yi görmüş ve devamında hayatın bütün çilesini çekmiş, yaşlı kırçıl sakallı yanyana gelmiş yüzlerce sabır âbidesi dedenin gözyaşları sakalına süğüm süğüm iniyor; oradan da pıt pıt yere damlıyor… Öyle sanır, öyle hissedersiniz.
Dört köşe mezar taşlarının uzaktan bize akseden bu sıralanışı ve bu yanyana duruşu karşısında, bir el yüreğinizi avucuna alır, bilmediğiniz, hatırlamadığınız bir âlemi yaşarsınız bir süre… İşte o an, kendinden geçiştir, duyuştur, hissediştir.

Kısaca şunu bileceğiz ki; mezar taşları doğruları objektif olarak ortaya koyar. İhtişam dönemlerimizdeki mezar taşlarını incelediyseniz, o estetik, o incelik ve o san’at karşısında hayran olmamanız mümkün değildir. O güzel taşlar karşısında içiniz açılır. O mezar taşlarına doğumdan ölüme kadar bir hayat işlenmiş, tarih yazılmıştır; hayır tarih düşülmüştür. “Bu mevta şu tarihte
doğdu… tarihte öldü” şeklinde ifade yazmak, kolaya kaçmak, basitliğin kucağına sığınmaktır. Oysa tarih düşme, yahut tarih düşürme bir ilim işidir. Kafa yorma işidir; bir gönül işidir. Bir ömrü, bir insanın belki de hayatını ve hatta yaptıklarını, bir, iki, üç veya dört mısrada söyleyebilmektir.
Burada nezaket ve nezafetin beyaz çiçekleri açılmıştır. İnsana tesir eden unutulmaz kelimelerle o kişinin marifetleri yazılır, hem de nazik ve narin bir ifade şekli ortaya konur. Rahmetli M. Akif kendisi sakal bıraktığı tarihe (h. 1319) “Şâh idim, işte şahbâz oldum” mısraı ile tarih düşürmüştür. Burada bir söyleyiş kolaylığıyla sade bir mısra var. Öyle ki onun her harfi anlamlı. Bilindiği
gibi buna ebced hesabı denmektedir. Bu ifadeyi duyan ikinci ve üçüncü şahısların bile unutması mümkün değildir.

Değişim ve Mezar Taşları…

Bu konuyu ayrı bir inceleme konusu yapacağız. Şu kadarını söyleyelim ki, insanla birlikte ona tabi olarak mezar taşları hep değişmiştir, bundan böyle de değişecektir.

Bosna ve Mostar Köprüsü…

Bosna’da ve Kosova’da yakinen gördük Sırplar, insanlık dışı zulümlerini icra ederken, tarihin taş sahifelerini de yırtmayı ihmal etmedi. Her biri birer taştan senet, taştan vesika olan camileri ve mezarlıkları da unutmadılar. Herkes hatırlayacaktır, Bosna’da bombalanması, tahrip edilmesi gereken çok önemli yerler olduğu halde oraları bırakıp yüzlerce kez tarihi Mostar köprüsüne
bomba attılar. Mostar yaşadıkça, Mostar’da tarih yaşadıkça, Sırplının yüreğine diken batıyordu çünkü. Ve Mostar köprüsü yıkılırken içimizden bir şeyler yırtıldı sanki. Belli ki bir uzvumuz kopmuştu; kanıyordu evet Bosna’da tarih kan kaybediyordu.

Müslüman kardeşlerimizin tarihle olan bağlarını koparmak istercesine, ellerindeki tarihî bir senedi yırtarcasına o köprüyü yıkana kadar bu saldırı hiç durmadı.
Söylediklerimizi özetleyecek olursak: Bosna’da ve Kosova’da yaşanan zulmün en korkuncu, Bosna ve Kosova’nın dinî ve millî kimliğini işaretleyecek mezarları, camileri yok etmek olmuştur. Bu tarih envanterini mutlaka yapmalıyız.
Bu yıl Osmanlı İmparatorluğunun 700. kuruluş yıl dönümünü kutluyoruz. Osmanlı’dan modern Türkiye Cumhuriyetine intikal eden ve etmesi lazım gelen maddi ve manevi ne kadar hak ve hukukumuz varsa hepsini ciddiyetle, titizlikle toplamalı, tasnif etmeli ve bunların zerresine en ufak bir zarar vermeden sahip olmalıyız. Atalarımızın dünya üzerinde nerede bir el emeği, göz nuru taşını
görürsek, hemen belgelemeli, yazıya dökmeliyiz. Gerçi o taşlar, o yapılar, “bizi Osmanlı eli yaptı; bizde Osmanlı san’at ve estetiği var, Osmanlı ruhu var” diye bas bas bağırıyorlar. Biz bu tarih envanterini madde ve mana bazında, herşeyi hesap ederek, kitap ederek çıkarmalı; ortaya koymalıyız.

Bizim korkumuz bu tarih hazinelerinin envanterini çıkarmadan, belgelemeden onların şu ya da bu şekilde ihanete uğramasıdır.
Dünyanın neresinde olursa olsun bilinçli olarak yakılan, yıktırılan ve işaretleri silinen tarih hazinemiz için ağlamak inlemek keşke çare olsa da ağlasak, inselek…
Kosova’da yüzbinlerce insan eza ve cefalarla öldürülmüş; yaşayabilenler, evinden, köyünden, şehrinden göç ettirilmiştir.

Belgeler yırtılmış, yok edilmiştir. Geçmişle bağ teşkil edebilecek bütün irtibatlar âdeta silinip, kaybedilmiştir. Yapılan icbârî göç sonunda, köyüne gelen insanlara denecek şey bellidir; bir reklamın spot sözlerini andırırcasına: “İspat et kardeşim..”
Şimdi geri dönen bu insanlar, bırakınız ispat etmeyi, ihtimal ki köylerini tanıyamayacaklar; çünkü köy diye bir şey kalmadı, yakıldı, külleri havaya savruldu.

Avrupa’nın doğusunda tarih yutan, kavimler mezarlığı haline gelmiş bulunan bu bölgede, evlerine dönen bu insanlara, lisan-ı hallerince: “İşte burası senin köyündür. Çünkü şu mezarlık dedenin; şu mezarlık ebenin, şu mezarlık amcanın, şu mezarlık evvelki yıl ölen babanın, şu da eskiden beri söylenip gelen erenler türbesi…” bunu diyecek tek belge, tek kanıt mezar taşlarıdır.
Her mezar taşına eski bir cami kadar saygımız olmalı; onları gözümüz gibi korumalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close