Dolayısıyla “azimet”in zıttı olan “ruhsat” İslâm’ın insanlara sağladığı en geniş hürriyet alanıdır. Düşünce ve davranışlarında serbest olduğu, hatta “İyi niyetiyle” yaptığı normal ve âdetten olan her işini ibadete dönüştürebildiği bir alandır. Ayrıca ruhsat prensibi fikrî, ilmî, içtimaî ve her türlü eylemde müslümanın ilerlemesine, yükselmesine zemin olan, dinimizin dinamik esaslarından
birini teşkil eder.
Dinler tarihi incelendiğinde, dinî otoritelerin tarih boyunca dinin yasaklayıcı yönünü öne çıkardıkları ve “katı kurallar krallığına” çevirdikleri bir gerçektir. Bunun içindir ki, insanlık tarihi boyunca dinde yasaklayıcı düşüncenin daima saptırma ile aşırılığa düştüğü, bunun neticesi olarak da çıkmaza düşüp taassupla yoğrulan baskı ve katı kurallar içinde nefes alamayan fert ve cemiyetlerin çareyi dini tamamen terk etmede bulduklarını iyi bilen Hz. Peygamber “Allah ruhsatlarının işlenilmesini sever”(1) buyurarak bu tür açmazların önüne set çekmiştir. Zira Allah katında yapılması istenen bir emir ile ruhsat hükmü arasında, yerinde olmak şartıyla bir fark yoktur. Bunun için Hz. Peygamber zorlukları aşmak, İslâm’ın kolaylığını ve hoşgörüsünü vurgulamak için dinde ruhbanlığı diğer bir tabirle, dini belli kişilerin inhisarına bırakmayı yasaklamıştır.
Bunun için, dinde emirler ve yasaklar konusunda hususiyetle durulması gerekir. “Allah Teâla günah saydığı şeyin yapılmasından nasıl hoşlanmazsa, o derecede ruhsatlarının işlenmesini de sever”(2). Mendup üzerinde ısrar edip, ruhsattan istifade etmeyeni şeytan hükmü altına daha kolay alır. Durum böyle olunca, bir de bid’at üzerinde ısrar edenin durumu ne olur? Bilindiği gibi
bid’at “Dini usûl ve delillere dayanmayarak, mücerred indî görüşle din işlerinde fazla veya eksik kılmak suretiyle yeni bir şey ihdas etmek” demektir. Burada şunu hemen hatırlatalım; dinin mübah kıldığını kabul etmeyip direnen ve ondan kendini müstağnî kılan kişi, dinini fesada uğratabilir ve yaşayamaz hale gelebilir. Ayrıca ruhsatlardan istifade etmek nefisteki kibiri de kırar.(3)
Burada hassas bir noktanın altını çizmekte fayda var. İnsanı fesada götüren davranışlardan kastımız; dinde olmayan veya aşırılık, ifrat ve tefrittir. Yani “vehme dayanan hayalî meşakkat ve nefislerin arzu ve heveslerinden kaynaklanan meşakkatler sebebiyle, keyfilikle ruhsat aramak ve ona göre davranmak”(4) değildir. Zira arzusu ve hevasına uyup da kendine binbir sebep bulup, bir
çok önemli nassı yapmama eğiliminde olmayan bir nefis yoktur. Bu tür sözde mazeretler konumuzun dışındadır. Dinde şüpheli şeylerden kaçınma prensibi de burada göz önünde tutulmalıdır. Allah’a ortak koşmak, adam öldürmek, hırsızlık, zina, sihir, kötü söz, sövme, başkasının malını haksız yere yeme, cihattan kaçma, anne babaya isyan veya hakaret, faiz yeme, kul hakkını gasp etme, rüşvet, zulüm, içki, kumar… gibi kesin yasak ve haramlar bellidir. İbadet etme, namaz, oruç, hac, zekat, iyi ahlâk sahibi olma, iyiliği tavsiye, kötülüklerden sakındırma, cihad, ilim tahsili, fakir fukaraya iyilik… vb. konular da farzdır. Bu ve buna benzer hükümlerin dışındaki mübah olan ruhsat alanı da bellidir.
Konumuzu, sahabenin fakih alimlerinden Abdullah b. Amr’ın şu hadisesi en güzel şekilde anlatmaktadır. Adı geçen Sahabî anlatmıştır: “Ben kendi kendime hayatta olduğum sürece, her gün oruç tutmak, her gece namaz kılmak üzere Allah ismine yemin etmiştim. Bu adağım Rasûlüllah’a haber verilmiş: “Ey Abdullah! Her gün oruç tuttuğun, bütün gece namaz kıldığın bana haber
verilmedi mi sanırsın?” buyurdu. “Öyle mi adakta bulundun?” diye sordu. Ben de “Evet, anam-babam sana feda olsun, böyle adadım” dedim. Rasûlüllah: “Ama senin bu kadar ağır ibadet yapmaya gücün yetmez. Sen bazen oruç tut, bazen tutma (ye), gecenin bir kısmında uyu, bir kısmında namaz kıl. Çünkü şu vücudun senin üzerin de hakkı vardır, gözünün de bir hakkı
vardır, hanımında hakkı vardır, komşunun da bir hakkı vardır. Öyleyse bu hakları da yapabilecek şekilde her aydan üç gün oruç tutmak sana yeter. Her iyiliğe ve hayıra, ibadete on kat sevap takdir olduğuna göre, her aydan oruç tutman bütün seneyi oruçla geçirmen demektir” buyurdu. Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Rasûlü kendimde bundan daha fazla ibadet edecek güç ve kuvveti
buluyorum” dedim. Rasûlüllah: “Öyleyse Dâvud’un orucu gibi tut, fazla tutma” buyurdu. Ben “Dâvud Peygamber’in orucu nasıldır?”diye sordum. Hz. Peygamber “Gün aşırı olmak suretiyle senenin yarısı” buyurdu.
Abdullah (r.a.) ihtiyarlayıp da eskisi gibi ibadet yapmaya gücü kalmayınca: “Keşke Hz. Peygamber’in bahsettiği ruhsatı kabul etseydim”(5)demiştir.
Hz. Peygamber işkence, eziyet ifade eden, insanın fıtratına aykırı olan her türlü aşırılıklara da ruhsat vermemiştir. Böyle şeylere asla müsaade etmemiştir. Savaşta bile olsa organ kesmeye, göz çıkarıp, işkence etmeye müsaade etmemiştir. Hatta sözünü ettiğimiz İbn Maz’ûn’un kendisini kısırlaştırma (burdurma) isteğine de şiddetle karşı çıkarak “Senin bende bir üsve-i hasenen yok mu? Ben kadınlara gelirim (cinsî münasebette bulunurum), et de yerim, bazen oruç tutarım, bazen tutmam. Ayrıca ümmetimin kısırlaştırılması oruçtur. Kısırlaşan ve kısırlaştırılan ümmetimden değildir.”(6) buyurur.
Bir kaç misal bize “ruhsat”ın sınırlarının sonsuz olmadığını, bilhassa yaratılış gayesine uymayacak hiçbir harekete izin vermeyeceğini anlatmaktadır. Günah hükmü altında olan hiçbir konu için de ruhsat veya izin söz konusu olmayacağı açıktır.
Nitekim zina yapabilmek için izin isteyen bir gence, Hz. Peygamber’in tepkisi en açık delillerdendir.(7)
Öyleyse İslâm’ın güzelliklerini öğrenelim, bilmeyenlere kolaylık ve ruhsatlarını da öğretelim. Bazı endişelerle insanlara İslâm’ı öcü gibi anlatarak onların İslâm’dan soğumasına sebep olmayalım.

1-Ahmed, Müsned, II, 108; Suyutî, el-Camiu’s-Sağir, I, 252-253.
2- Aynı eser.
3- Münavî, Feydü’l Kadir, II, 296-297.
4- Şatibî, Muvafakat, I, 337-343.
5- Buharî, Savm, 55; Müslim, Sıyâm, 182; Tecrid, VI, 229-300 (Birkaç tariki birleştirerek).
6- A.y.
7- Ahmed, V, 256.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close