Temelde her yoktan var olan şeyin bir başlangıcı bir süreci ve sonu olduğu kabul edilir. Bu anlamda, her kemâlin (olgunluğun) bir zevâli (sonu), her zevalin de bir kemâli söz konusudur.

Bu felsefi düşünce doğrultusunda, üzerinde binlerce canlı-cansız varlığın bulunduğu ve genelde bütün yaratılanların sadece insanoğlunun istifadesine sunulmak üzere yaratılan dünyanın da, bir başlangıcıolmuş ve şu anda yaşayanların hayatını devam ettirdiği süreç sonucunda, bir sonun da olacağı muhakkaktır.

Bu düşünce, sadece, materyalist ve tabiatçıların kabul etmediği bunun dışındaki, genelde bütün dinlerin öngördüğü ve mensuplarının inandığı bir gerçektir.

Kaynağı itibariyle, ister Allah tarafından gönderilen bir kitap ve Peygamber ile bildirilen, öğretilen dinler olsun, isterse insanlar tarafından kaide ve kuralları konmuş dine benzer kurum ve kuruluşlar niteliğindeki sosyo – kültürel gruplar olsun, temelde hepsinin ideali, gayesi ve amacı, özellikle mensubu bulunan insanlara, dünyada rahat, huzurlu ve güvenli bir yaşam tarzının nasıl
olabileceğini öğretmekten ibarettir.

Bu idealin, yöntem ve metotları çok tabii olarak dinden dine, hatta aynı ideallere inandıklarını söyleyen insanlar arasında bile farklılıklar arzedebilmektedir. Aslında bu farklılık olumsuzluk değil, insanın yaratılışında bulunan bir özellikten, zenginlikten kaynaklanmaktadır.

İnsanın, dünyadaki hayatına, mümkün mertebe problemsiz, huzurlu ve mutlu bir şekilde devam edebilmesi için ve özellikle Allah tarafından gönderilen bütün ilahi dinlerde olduğu şekliyle bu dünya hayatının devamı sayılan ve dünyadaki hayatla bağlantılı olarak, cennet ve cehennem gibi ortamlarda (Ahiret’te) devam edecek olan yaşantının olumlu ve istenen şekilde sağlanabilmesi
için her dinin kendisine has özelliklerde öğretisi, kaide ve kuralları vardır. Bütün insanlar tarafından istenilen, arzu edilen böyle bir hayatın kazanılabilmesi için genelde dinde her vazgeçilmez unsurlardan olan, adalet, barış ve özgürlük kavramlarına tabiidir ki İslam dininin de bir bakış açısı vardır.

İslam’da Adalet kavramı; İslam dininin her alandaki temel kaynaklarından olan, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bu konuda bir çok emir ve tavsiyeler niteliğinde bilgiler bulunmaktadır. Adalet kavramı ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim:

– “De ki, Rabbin adaleti emretti.” (7/29)
– “Yarattıklarımızdan, daima hak’ka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.” (7/181)
– “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder.” (16/90)
– “Allah size, mutlaka emanetleri (görev ve vazifeleri) ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (4/58)
– “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan kendini, ana – babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahidlik eden kimseler olun.” (4/135)
– “Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet, Allah adil olanları (Adaletle hükmedenleri) sever,” (5/42)
– “Ey İman edenler! Allah için hak’kı ayakta tutan, adaletle şahidlik eden kimseler olun, bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletli davranmamaya itmesin.
Adaletli olun, bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır. Allah’a isyandan sakının, Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (5/8)
– “Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife yaptık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet.” (38/26)
Bunlar ve bunlara benzer daha birçok ayet-i kerimede adalet kavramının sadece müslüman olanlara değil hangi dinden ve inançtan olursa olsun bütün insanlara aynı değer ve ölçüde uygulanması emredilmiştir. Kur’an-ı Kerim’i gerçekten okumuş ve anlamış olan kişiler bu doğrultuda hareket ederler. İslam tarihinin her safhası ve dönemi, Resûlüllah’ın, sahabelerinin ve onlar gibi dini doğru anlamış ve hayatına tatbik etmiş kişilerin ve toplumların bu tarz düşünce ve uygulamalarının örnekleri ile doludur.
Öyleki, Adalet kavramı, islam toplumuna, “Adalet Mülkün (Devlet’in) Temelidir. “Özdeyişi ile malolmuştur. Resûlüllah’ın ikinci halifesi olan, Hz. Ömer bu anlamda adalet ile sembolleşmiş bir şahsiyyet olmuştur.
– “O halde (Resûlüm) öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt vericisin, onların üzerinde bir zorba değilsin.” (88/21-22)

Bu ifadeler ve bunlara benzer Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayet-i kerime de, Allah’ın, insanoğluna, akıl, mantık, düşünce ve muhakeme kaabiliyeti verdiği ve bu donanımlardan (nimetlerden) sonra insanı emir ve yasaklarıyla muhatap tuttuğu (bu nimetlerden yoksun olanları sorumlu tutmadığı) ve bizzat peygamberine hitap ederek hiçbir kimseye baskı ve zor uygulanmaması, kendisinin Allah’tan aldığı emirleri, insanlara tebliğ etmekten, açıklamaktan başka bir görevle görevlendirilmediği ifade edilmiştir. Bu tavsiye ve açıklamalardan sonra kişinin, inanıp, inanmamada serbest olduğu ve inanması için baskı kurulmasının yasaklandığı ifade edilmiştir.

Aslında, İslam’ın bakış açısı olarak zikredilen bu değerler, bütün dinlerde ve öğretilerde kabul edilen ortak değerlerdir. İfade şekilleri ve uygulama farklılıkları değişik olsa da özde, ifade edilen ve arzu edilen sonuç temelde bu görüşler istikametindedir.

Her dinde ve öğretide olduğu gibi, uygulamada bu düşüncelere ters davranışların kabül edilmesi söz konusu olamaz, dinlerin ve değişik ahlakî boyutu olan öğretilerin prensiplerine uymamak ferdî olup, hatayı yapan kişinin mensubu olduğunu söylediği dine veya öğretiye fatura edilmesi doğru değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close