Yüce Allah, dünya malını, insanoğlu için geçim vasıtası yapmış ve onu, ayakta kalabilmenin yegâne sebebi saymıştır. Bununla ilgili olarak O, Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın, geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermeyen kimselere vermeyin.” (1)

Evrensel boyutlu çalışma prensibini ise şu şekilde hükme bağlamıştır: “İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması, şüphesiz görülecektir. Sonra ona, çalışmasının karşılığı eksiksiz verilecektir.” (2)
Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim, arzulanan bir şeyin elde edilebilmesini çalışma şartına bağlamıştır. Kim olursa olsun, çalışmayan insanın umduğu şeye nail olması asla mümkün değildir.
Ancak buna rağmen İslâm’ın dünyaya karşı takındığı tavır ile mal ve servete yönelik tutumunun ne olduğu, bazı odaklarca hep tartışılmakta ve bu suretle, günümüz müslüman ülkelerinin fakirliği ve geri kalmışlığı da bahane edilerek, dinimizin dünya işlerinden uzak, çalışmayı ve terakkiyi engelleyen bir din olduğu iddia edilmekte ve aslında biz müslümanların tembelliğinin eseri olan atalet,bir suç olarak adeta O’nun üzerine yıkılmak istenmektedir.

Şüphesiz bu iddia yanlış ve maksatlıdır. Bunun böyle olduğunu mutlaka bilmemiz ve görmemiz gerekir. Çünkü günümüz müslüman ülkelerinin fakirliği ve geri kalmışlığının ayıbı İslâm’a değil, aksine, birkaç yüzyıldan beri gelip geçen ve fakat İslâm dininin hayat felsefesi ile çalışma prensibini yeterince anlayamadıkları için O’nun dinamizminden yoksun kalan, dolayısıyla ataleti
marifet sayıp dünya ile ahiret arasındaki dengeyi Kur’an Sünnet ölçülerine göre kurma becerisini gösteremeyen müslümanlara aittir.

O halde bu yanlışın düzeltilmesi gerekir. Şüphesiz o da müslümanlara düşen bir görevdir. İşte bu yılki (1999) kutlu doğum haftasında, “İslâm’da Çalışma” konusunun ele alınıp incelenmesi ve onun, bir hafta boyunca Türkiye genelinde anlatılmaya çalışılması bu yüzdendir.

İslâm dini ve O’nun âlemlere rahmet olan peygamberi (s.a.s.) çalışmayı her fırsatta tavsiye etmiş ve şayet çalışılırsa karşılığının da mutlaka verileceğini bildirmişlerdir. Ayrıca İslâm dini, çalışmanın karşılığını alabilmeyi mü’min veya müslüman olma şartına değil, sadece insan olma şartına bağlamıştır. Buna işaret olmak üzere Kur’an-ı Kerim, yukarıda da belirtildiği gibi “İnsan,
ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması, şüphesiz görülecektir. Sonra ona, çalışmasının karşılığı eksiksiz verilecektir” (3) buyurmuştur.

Bu ilahî hükme ve Hz. Peygamber (s.a.s)’in “veren el, alan elden hayırlıdır”(4) hadisine rağmen bizler, epeyce ve bir zamandır “veren el” olma konumundan çıkarak “alan el” olma durumunda yaşamaktayız. Fakirliği ve geri kalmışlığı ifade eden bu durumun, İslâm’ın çalışma prensiplerini göz ardı etmemizden kaynaklandığı muhakkaktır. Fakat ne yazık ki bu gerçeği hâlâ yeterince anlamış değiliz. O nedenle, yüzyıllardır oturduğumuz yerden kalkıp İslâm’ın dinamizmini yeniden yakalamak ve aynı dinamizmle çalışmaya koyulmak yerine, “geri kalmışlıktan dolayı kendimizi nasıl teselli edebiliriz?” gibi yanlış bir arayışın içine girmiş bulunmaktayız. Kendimizi avutma uğrundaki bu arayışın sonunda bulduğumuzun şey ise, sadece “dünya kâfirlerin, ahiret ise mü’minlerindir” sözü olmuştur. Bu söz, yaşadığımız bunca perişanlığa rağmen bizleri rahatlatmış ve adeta tembelliğimizi
meşrulaştıran bir dayanak olmuştur.

Aslında bu ifade doğrudur. Gerçekten de ahiret nimeti mü’minler içindir. Münkir ve müşriklerin göreceği ise, sadece bu dünyadaki nimetlerden ibaret olacaktır. Nitekim Allah’ın hem vadi, hem de vaidi bu istikamettedir. Ancak müslümanlar bu ifadeyi yanlış anlamış ve onu, “gerçek mü’min ve müslüman, dünyaya itibar etmez” şeklinde değerlendirmişlerdir. Tabiatiyle bu yüzeysellik, okuduğunu ve duyduğunu yeterince tahlil edememe cehaleti, müslümanları dünya işlerinden soğutmuş ve ondan uzaklaştırmıştır. Şüphesiz bu soğukluk temebelliğin, o da İslâm dünyasının geri kalmasının yegâne sebebi olmuştur.

O halde şu hususun mutlaka bilinmesi lazımdır: Dünya ve ona ait nimet ve imkânlar, kâfirlerin değil, yukarıdaki ayet-i kerimede de belirtildiği gibi, sadece çalışan insanlarındır. Kaldı ki mü’minlerin ahiret nimetlerine nail olabilmeleri için de yine çalışma şartı bulunmaktadır.
Bu noktada Resûlullah (s.a.s.)’in mes’eleyi nasıl değerlendirdiğini de bilmemiz gerekmektedir. “İtibar ve iltifatımız, dünyaya mı yoksa ahirete mi olmalı?” şeklinde ortaya çıkan bir soruya karşılık olarak, O’nun verdiği cevap şöyle olmuştur: “Eğer bir kimse dünyasını severse ahiretine, ahiretini severse dünyasına zarar verir.” (5), “Sizin hayırlınız, dünyası için ahiretini, ahireti için
de dünyasını terketmeyendir.” (6)

İslâm dini, dünya nimetini kazanma arzusunda olan kişinin azmetmesini ve şayet bu azmi gösterirse istediği şeyin kendisine verileceğini bildirmektedir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır: “Dünya kazancını isteyene ondan veririz.” (7) O halde bir şeye nail olmak için önce onu istemek ve arkasından da gerekli çalışmayı yapmak gerekmektedir.
Ancak bu çalışmanın mutlaka meşru sınırlar içerisinde sürdürülmesi ve istenilen şey her ne ise, onun helal yoldan kazanılması şarttır.

Rızıklandığımız şeyin helalinden olması, onun da Allah’ın yüce katında aranması gerektiğini ve ayrıca Allah’ın tertemiz verdiği rızıktan, bozgunculuğa ve karışıklığa meydan vermeden yenilip içilmesini emreden Kur’an ayetlerinde şöyle denilmektedir:
1. “…Allah’ın size verdiği rızıktan, (haram şey karıştırmaksızın) helal ve temiz olarak yeyin ve inandığınız Allah’tan sakının.” (8)
2. “…Artık rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin. O’na şükredin. Zira (sonunda) siz O’na döndürüleceksiniz”. (9)
3. “Allah’ın rızkından yeyin, için, ancak yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın”. (10)
Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim, meallerini yukarıya aldığımız bu ayet-i kerimelerle, çalışıp helalinden rızık te’min etmeyi emretmektedir. Ancak Kur’an-ı Kerim, rızık olarak kazanılan malın ve ekonomik değer ifade eden sair şeylerin iyi değerlendirilmesini ve kesinlikle israf edilmemesini de istemektedir. A’raf Suresi’nde şöyle denilmektedir: “Ey Ademoğulları!
Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yeyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(11)

Gerçekten de İslâm’ın ekonomik sisteminde tutumluluk çok önemlidir. Onun içindir ki israf yasaklanmıştır. İsraf nedir? İsraf, varlıklı kişilerin bencilce davranıp ellerinde olan imkânları boş yere harcamaları demektir. Halbuki İslâm dini, zenginin elinde bulunan ekonomik imkânların saçılıp savrulmasını değil, aksine onların belli oranlarda, ihtiyaç sahibi kişilerle paylaşılmasını ister.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’in emri şöyledir: “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et.” (12) Çünkü söz konusu paylaşım olmazsa, bozgunculuk yapılmış ve neticede toplumun huzuru bozulmuş olur.

Hakikaten eğer insanlar, kendilerinden başkasını düşünmemiş olsalardı, toplum hayatı büyük tehlikeye girerdi. İşte bu tehlikeyi yaşamamak için İslâm, iktisadî prensip olarak hep servetin tedavülde tutulmasını ve insanlar arasında tekrar tekrar tevzi edilip paylaşılmasını istemiştir. Zengine zekat ve sadaka gibi birtakım malî mükellefiyetlerin getirilmiş olması bundan dolayıdır.

Ayrıcaİslâm’ın, yakın akraba aleyhine vasiyetname tanzimini men eden ve bu suretle mirasın usulüne uygun şekilde dağıtılmasını mecburi kılan, faizi yasaklayarak servetin belirli bir zümrenin elinde birikmesini engelleyen kanunları da vardır. Kur’an’ı Kerim’in o güzel ifadesiyle, “… ta ki (mal ve servet), zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.” (13)

Dünya ile ahiret dengesini ve insanlararası paylaşımı esas alan İslâm’ın ekonomik sistemi, Kur’an-ı Kerim ile belirlenmiş bulunmaktadır. Aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dünya görüşünün ne olması gerektiği hakkında da bilgi veren bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, dünyadaki nasibini de unutma; Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları
sevmez.” (14)

Hepimiz bilmekte ve inanmaktayız ki Hz. Muhammed (s.a.s.), alemlere rahmet olarak gönderilmiş son peygamber ve Allah’ın en sevgili kuludur. O’nun hem dünya hayatı, hem de ahiret hayatı Yüce Allah tarafından güvence altına alınmış ve ayrıca O, bütün insanlara örnek gösterilmiştir. Bununla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı ve ahiret gününü arzulayan siz (mü’minler) için, Allah’ın Resulü’nde en güzel bir örnek vardır.” (15)

Böyle olmakla beraber O, ibadet hususunda kendisini diğer insanlardan asla farklı görmemiştir. Şüphe yok ki mabuduna herkesten fazla ibadet etmiş olan zat, Hz. Peygamber’dir. Geceleri kalkıp kıldığı teheccüd namazı yüzünden ayaklarının şiştiği bilinen bir gerçektir. Kendisine, Allah tarafından müjdelenmiş olmasına rağmen neden hâlâ nefsine zarar verecek kadar ibadet ettiği sorulduğu vakit, “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” (16) cevabını vermiştir.

Allah Resulü, şüphesiz bununla, bir yandan hangi konumda olursak olalım önce Yüce Allah (c.c.)’ın kulu olduğumuzu bilmemizi, diğer yandan da sayısız nimetlerle bizleri nimetlendiren yaratanımıza karşı şükretme bilincine sahip bulunmamızı ve aynı bilinç ve inançla kulluk görevimizi ifaya devam etmemizi vurgulamak istemiştir.

Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim: “Ölüm sana gelinceye kadar Rabbına ibadet et”.(17) buyurmaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e ait hadislerden birinde de, hayırlı iş ve amel için, “Az da olsa devamlı olandır”(18) ifadesi kullanılmıştır. Bu hüküm ve ifadeler, dinimizdeki amel ve ibadetin, ne dediğini bilmez birtakım kişilerin iddialarının aksine, geçici değil sürekli
olduğunu ve insanın hayatı boyunca devam edeceğini göstermektedir. Kuşkusuz dinin gereği olarak salih amel ve ibadet için konan bu süreklilik ilkesine en güzel şekilde uyan ve onu kendi hayatında örnek olacak şekilde uygulayan, bizzat Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) olmuştur.
***

Resûlullah (s.a.s.)’ın yaratanına karşı benimsediği bu kulluk anlayışı, şüphe yok ki bizim için çok önemlidir ve almamız gereken en güzel örnektir. Ancak O’nun örnek alınacak bir de dünya görüşü vardır. Gerçi O, bir yerde kendisi ile dünya arasında ilgi kurarken, “Dünya ile o kadar ilgim yok. Onunla ben, bir ağaçla, altında bir miktar dinlendikten sonra orayı terkedip giden bir yolcu gibiyiz.” (19) buyurmuş ve bundan ayrı olarak da “Benim hayat ve ölümüm, âlemlerin rabbı olan Allah içindir.” (20) ifadesini kullanmıştır. Ancak bu ifadelere rağmen Hz. Peygamber (s.a.s.) realist olduğu ve gerçekleri hakkıyla bildiği için, dünyaya ve dünya hayatına hep objektif bir nazarla bakmıştır. Ne var ki O, bu bakışını İslâm’ın insan için yaptığı ruh ve ceset, ya da madde ve mana boyutlu bir varlık tanımlaması kapsamında yapmıştır. Aynı husus, az sonra meallerini vereceğimiz hadis-i
şeriflerle daha iyi anlaşılacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in nazarında ahiret çok önemlidir, fakat O’na göre ahiret, dünyada kazanılır. Çünkü “dünya, ahiretin tarlasıdır.” (21) “Dünyasını ahireti için, ahiretini ise dünyası için terk eden kimse, hem dünyası, hem de ahireti için çalışmadıkça sizin hayırlınız olamaz. Zira dünya, ahirete erişmek içindir.” (22) Bu hadis-i şeriflerin apaçık anlamı şudur: Dünya olmadan ahiret
olmaz.

Resûlullah (s.a.s.)’ın şahsî hayatına baktığımızda, O’nun, cihanşümul bir peygamber ve de İslâm devletinin başkanı olduğu halde, din ve devlet işlerinin yanı sıra dünya ile ilgili her işi yaptığını; söz gelişi sökük diktiğini, ayakkabı tamir ettiğini, hayvanları otlatıp süt sağdığını, ticaretle uğraştığını, savunma amacıyla hendek kazdığını, mübarek omuzları kanadığı halde cami inşaatı için
taş ve kerpiç taşıdığını vs. görürüz. Fakat O, yaptığı iş ne olursa olsun hep itidal prensibine bağlı kalmış, bunun tabiî sonucu olarak da, dünya ile ahiret hayatını ilgilendiren işlerin ifasında, ifrat ve tefrit denen beladan daima uzak olmuştur.

Resûlullah (s.a.s.)’in, dünya hayatını ihmal etme ve üstelik sağlıklarını hiçe sayma pahasına kendilerini nafile ibadete adayıp her gece uyumadan namaz kılmaya, yılın her gününde oruç tutmaya ve evlenmeyerek kadınlardan uzak kalmaya niyet eden ve bu suretle sözde kendi sünnetini yaşamaya özenen kimselere karşı gösterdiği tepki bilinmektedir. O’nun bu tepkisini yansıtan ve
bahsi geçen kişilerin yüzlerine karşı söylenen o anlamlı sözler aynen şöyledir: “Ben, Allah’dan, hepinizden daha çok korkarım, O’ndan hepinizden daha fazla çekinir ve sakınırım. Lakin ben, (nafile) orucu hem tutarım, hem de tutmam, (gece) namazını hem kılarım, hem de kılmam uyurum. Hanımlarla da evlenir (ve birlikte olurum). Kim benim bu sünnetimden yüz çevirir (ve kendine
göre bir yol izlemeye kalkarsa), biliniz ki o, benden değildir.” (23)

Şüphesiz bu hadis, ilk bakışta Allah ve Resûlü adına dünyamızın, maddî varlığımızı doğrudan ilgilendiren sağlığımız ile fıtrî ve tabiî olan istek, arzu ve ihtiyaçlarımızın ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Ancak onun ifade ettiği ikinci bir husus daha vardır, ki o da dinin, züht ve takva adına zorlaştırılamayacağıdır. Çünkü İslâm, makul ve tabiî bir dindir ve ayrıca O’nda zorlama
(24) ve zorlaştırma da yoktur. Dinde zorluğun olmadığına ve zorlaştırmacı tutum ve davranışlardan uzak durulması gerektiğine dair Resûlullah (s.a.s.)’ın pekçok hadisi vardır. O hadislerden üçünün meali şöyledir:

¥ “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (25)
¥ “Ey insanlar! Amellerden gücünüzün yettiği kadırını alın. Çünkü siz bıkıp usanmadıkça Allah bıkmaz.” (26)
¥ “Şüphesiz bu din kolaydır; kim güçleştirmeye kalkışırsa ona yenik düşer.” (27)

Kulluk görevinin ifası demek olan ibadet hayatının, yukarıda belirtilen mutedil ölçüler içerisinde yaşanması gerektiğini her fırsatta anlatmaya çalışan Hz. Peygamber (s.a.s.)’i, müslümanların yeterince anladığı söylenemez. Zira, özellikle günümüz müslüman dünyasında, O’nun tarafından yapılan bu emir ve tavsiyelere uyulduğunu görmek, nerede ise imkânsız gibidir. Çünkü ortada hep
itidal dışı fikir ve düşüncelerle asla hoş olmayan birtakım tavır ve davranışlar sergilenmektedir. Ayrıca bir kısmımız dünya adına dinimizi, bir kısmımız da din adına dünyamızı terketme temayülü içindeyiz. Fakat işin enteresan olan tarafı şu ki, İslâm’ın emrettiği danışma, ilim ve hikmet ilkesi ile Resûlüllah (s.a.s.)’in örnek ahlâkını terkedip onlardan uzak durduğumuz için, her ikisini birden mahvetmekteyiz.
***

İSLÂM’DA KANAAT

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in kendi özel hayatında uyguladığı ve fakat müslümanların yanlış anladığı bir husus daha vardır, ki o da kanaat dediğimiz azla yetinme prensibidir. O’nun, âlâyiş ve abartılardan tamamen uzak bir sadelik içinde yaşadığı ve nerede ise fakirliği zenginliğe tercih ettiği bilinen bir gerçektir. Nitekim O’na göre, “Bir kimse mal ve canından eminse, bedenen
sıhhatli ve günlük yiyeceği de varsa, bütün dünya onun demektir.” (28) Hz. Osman (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadisinde de Hz. Resûl (s.a.s.) insan hayatı için üç temel ihtiyacın bulunduğunu, onların da “oturulacak bir mesken, örtünülecek bir giysi ve yenilecek katıksız ekmek ile su” (29) olduğunu bildirmiştir.

Hayatın zaruri ihtiyaçları hakkında yapılan bu değerlendirme, hiç şüphe yok ki işin takva yanıdır ve daha çok Resûlüllah (s.a.s.)’in kendi şahsî hayatı ile ilgilidir. Çünkü O, cihanşümul bir peygamber, ideal ve örnek bir insan olarak gönderilmiş ve tüm insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak gibi çok önemli bir misyonu yüklenmişti. O’nun için önemli olan tek şey, bu misyonu başarıyla tamamlamaktan ibaretti. “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar yine davamdan vazgeçmem.” ifadesini de aynı maksatla söylediği bilinmektedir. O nedenle kendi nefsi için fakirliği zenginliğe tercih etmiş ve parayı da zihnini meşgul eden bir nesne olarak görmüştür.”(30) Fakat O, mes’eleyi kendi özel hayatı dışında kalan kimseler için değerlendirirken fakirliği zemmetmiş ve “veren el, alan elden hayırlıdır” (31) diyerek zenginliği övmüştür. Çünkü fakirlik, insan için tahammülü en
zor hallerden biridir. O nedenledir ki “fakirlik, nerede ise küfür olayazdı” (32) denilmiştir. Eğer, Resûlullah (s.a.s.)’in ifade buyurduğu gibi, para, mal ve servetin bulunmasında söz konusu olan şey zihnin meşgul edilmesi ise, hiç şüphe yok ki aynı meşguliyet fakirlikte daha çoktur.
***

Bilindiği gibi İslâm’da hac gibi, zekât gibi, sadaka gibi bazı ibadet ve iyilikler, hep zenginlik şartına bağlanmıştır. İnsanlar bunları yerine getirdikleri vakit belli bir manevî tatmin ve üstelik sevap elde ederler. Nitekim Cenab-ı Hak da zengin olup infak eden mü’minleri överek mükâfaat vadetmekte ve ayrıca onların geleceklerinde korku ve üzüntünün olmayacağını müjdelemektedir.
Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in infak sahibi mü’minler için verdiği o müjdeli haber şöyledir: “Malını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra sarfedenler var ya, işte onların mükâfatı Allah katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmezler.” (33)

Oysa yoksulluk ile, ayette işaret edilen o güzel şeyleri elde etmek mümkün değildir. Fakirliğin insana kazandıracağı tek şey vardır; o da, muhtemelen kendisine gösterilen sabır ve tahammül karşılığında verilecek olan ödüldür.

Hakikaten fakirlik, insan sabrını hayli zorlayan çetin bir olgudur. Şayet öyle olmasaydı Yüce Allah, “Muhakkak sizi biraz korku, biraç açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltme (fakirlik) ile deneriz. (Ey Muhammed!) Sen, sabredenleri müjdele” (34) buyurmazdı. Eğer bu husus dikkate alınırsa onun, insanın moral dünyası ve manevî hayatı üzerine yaptığı baskıdolayısıyla ortaya çıkan olumsuz etkilerin, zenginlikten daha fazla olacağı kolayca anlaşılır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bile, fakirlik afetinin şiddetini bizzat hissetmiştir. Nitekim Allah’a sığındığı konular arasına fakirliği de katmış ve “Ey Allah’ım! Fakirlikten, ihtiyaç sahibi olup zillete düşmekten, zulmetmekten ve zulme uğramış olmaktan sana sığınırım.” (35) buyurmuştur. Fakirliğin olumsuz etkisini bertaraf etmek için de, Asr-ı Saadet’teki fakirleri bizzat koruyup desteklemiştir. Ancak O, sadece yardım etmekle kalmamış, aynı zamanda çalışmaya, helal kazanç peşinde koşmaya teşvik etmiş ve onları, el açıp insanlara yük olmama konusunda da uyarmıştır.” (36)
Ebu Hureyre’den nakledilen bir hadisinde Allah’ın Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki sizden birinin odun toplayıp onu sırtı ile taşıması, dilenip birinden bir şey istemesinden daha hayırlıdır. Zira istediğin kimse verirse minnet altında kalınır, vermezse rezil olunur.” (37) O’nun mal ve servetle alakalı görüşünün en güzel yansıması, “helal yoldan kazanılan hayırlı malın, salih kimselerin elinde çok iyi bir şey” (38) olduğunu bildiren hadisidir.

Hz. Peygamber’in ifade buyurduğu bu söz ve gösterdiği onca çabaları gördükten sonra şu sonuca varmamız hiç de yanlış olmasa gerekir; Resûlullah (s.a.s.) için “fukara-i sâbirîn”den olmak güzel bir şeydir, fakat “ağniya-i şâkirîn”den olmak çok daha güzeldir. Eğer öyle olmasaydı, “Ey Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve ğina (zenginlik) isterim.” (39) demezdi. Aslında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şahsî hayatında mal ve zenginlik yok değildir. Nitekim O, harb sonrası elde edilen
ganimetlerden kendi payına düşeni hep almıştır. Ancak onun ihtiyaç dışında kalan kısmını ne elinde tutmuş, ne de evinde bulundurmuştur. Denebilir ki O, çok sade, o nispette de mütevazi olan şahsî ve ailevî ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, artakalan mal varlığını, ihtiyacı olan kimselere dağıtmış ve bu suretle Kur’an-ı Kerim’in, “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et.” (40) emrini yerine getirmiştir.

Yukarıdaki ayet-i kerimenin baş tarafında şu ifadeye de yer verilmiştir: “Allah’ın sana verdiği şeylerde, ahiret yurdunu gözet, fakat dünyadaki payını ve nasibini de unutma.” (41) Bu ilahî hüküm, müslümanın hayat felsefesi ile dünya görüşünün ne olması gerektiğini açıkça belirtmektedir. Burada önemle vurgulanmak istenen şey, dünya ile ahireti, taşıdıkları değer itibariyle dengede tutmak, biri için diğerinin terkedilmesine engel olmaktır. Ancak Kur’an-ı Kerim’in dünya ile ahiret arasında kurulmasını istediği bu denge, Resûlullah (s.a.s.)’in şahsî hayatında zühd seviyesinde gerçekleşmiştir.

Ne var ki Hz. Peygamber (s.a.s.) zühd ile ne malın zayi olmasını, ne de Allah’ın kulları için helal kıldığını haram etmeyi kasdetmiştir. Resûlullah (s.a.s.)’e göre; “dünyada zühd, helali haram kılmak veya malı zayi etmek değildir. Fakat zühd, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha fazla güvenmen, malca bir musibete uğradığında ise giden maldan ziyade, musibetin sevabına önem vermendir. Zira Cenab-ı Hak, “kaybettiğinize çok üzülmemeniz, size verilene de fazla sevinmemeniz” (42) gerektiğini buyurmaktadır” (43)
***
Müslümanların çalışma hayatını, İslâm’daki züht ve kanaat kavramları gibi yanlış anlaşılan tevekkül anlayışı da olumsuz etkilemiştir. Aslında tevekkül, insanın gerçekleştirmek istediği bir iş için gereken her şeyi yapıp sonucunu Allah’dan beklemesi demektir. Kur’an-ı Kerim, bu manadaki tevekkülü Allah inancının gerçek göstergesi sayar ve “Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah emrini yerine getirendir” (44) der.

Bu hükme göre insanın, bütün tedbirleri almasına ve gereken her şeyi yapmasına rağmen, istediği şey beklediği gibi olmazsa ona rıza göstermesi, asla ümitsizliğe düşmeden işini aynı azim ve gayretle yapmaya devam etmesi gerekir. Gösterilecek böyle bir tavır, insanın hem Allah’a yönelik samimi inancını güçlendirir, hem iş istikrarını sağlar, hem de ahlâkî kişiliğini muhafaza etmesine
yardımcı olur. Zaten İslâmî tevekkül anlayışından beklenen de bundan başkası değildir. Fakat ne yazık ki bizler, dinimizin önemli bir ahlâkî değer olarak getirdiği tevekkül kavramını, her şeyi Allah’dan bekleyen tembellik ve miskinlik mesleği şeklinde algılamış bulunmaktayız. Bu yanlış algılama şekli, hiç şüphe yok ki bize çok pahalıya mal olmuş, bilim ve kültürden tutun da tarım
ve teknolojiye kadar uzanan her alanında geri kalmamıza sebep olmuştur.

Hz. Muhammed (s.a.s.) İslâmî zühdün “helali haram kılacak kadar dinde aşırı gitmek veya malı zayi etmek” olmadığını ifade buyurmuştu. Buna rağmen züht adına bazı hataların yapıldığı ve bu yüzden dünya hayatımızla ilgili bazı zorlukların yaşandığı bilinmektedir. Yanlış anladığımız için dünya hayatımızı olumsuz yönde etkileyen kavramların ikincisinin kanaat, üçüncüsünün de
tevekkül olduğunu belirttik. Oysa Allah Resulü kanaatin ne demek olduğunu anlatırken, “geliri sizden yukarıda olanlara değil, aşağıda olanlara bakınız. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hor görmemeniz için yapacağınız en uygun şey budur” (45) demiştir. İslâm’daki tevekkül anlayışını insanlara kavratmaya çalışırken de şöyle buyurmuştur: “Önce deveni bağla, ondan sonratevekkül et.” (46) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, dünyayı nasıl görmemiz, ne şekilde çalışmamız, kendimiz ve ailemiz ile yakınlarımız için neler yapmamız gerektiğine ilişkin pekçok hadisi vardır. Çalışıp helalinden kazanmamızı, yeterli ekonomik güce sahip bulunmamızı ve bu suretle başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmamızı vurgulayan bu hadisler, hiçbir açıklamaya ihtiyaç göstermeyecek kadar açık ve anlaşılır durumdadırlar. Bu hadislerden birkaçının mealini, konumuzu daha iyi aydınlatacakları inancıyla, fazla bir yoruma tabi tutmadan aktarmak istiyoruz.

Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (s.a.s.) buyuruyor ki:
1. “Dünya, ahiretin tarlasıdır.” (47)
2. “Sizin hayırlınız, dünyası için ahiretini, ahireti için de dünyasını ihmal etmeyendir.” (48)
3. “Dünyasını ahireti için, ahiretini ise dünyası için terk eden kimse, hem dünyası, hem de ahireti için çalışmadıkça sizin hayırlınız olamaz. Çünkü dünya, ahirete erişmek içindir. İnsanların üzerine yük olmayınız.” (49)
4. “İyilik ve çevrenin güzelliği, ülkenin imarı ve çalışmanın çokluğuna bağlıdır.” (50)
5. “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” (51)
6. “Helal kazanç peşinde koşmak, her müslüman için vaciptir.” (52)
7. “Farz olan ibadetleri eda ettikten sonra helal mal kazanmak farzdır.” (53) Nitekim Yüce Allah, “namaz kılınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin” (54) buyurmaktadır.
8. Abdullah b. Ömer’den nakledilen ve Ahmed b. Hambel ile Tirmizî’de yer alan bir hadise göre, “malını koruma uğrunda öldürülen kimse şehid olur.” (55) Zira helal kazanç için yola çıkmak bir nevi cihaddır. Birgün Resûlüllah (s.a.s.)’a bir adam geldi. Ashab-ı kiram adamı görünce:
– “Ya Resulallah! Bu adam Allah yolunda cihad etseydi (ne güzel olurdu)” dediler. Allah’ın resulü şöyle buyurdu:
– “Bu adam, küçük çocuklarının geçimi için evinden çıkmışsa Allah yolundadır. Yaşlı ana ve babasına hizmet için evinden
çıkmışsa Allah yolundadır. Çalışıp nefsini dilencilikten korumak için evinden çıkmışsa yine Allah yolundadır.” (56)
Helal rızık kazanma gayreti içinde olmanın derecesini cihadın üstünde tutan ve Hz. Ömer (r.a.)’e ait olduğu bildirilen bir ifadede şöyle denilmektedir: “Allah’ın rızasına uygun rızık aramak maksadıyla sefere çıktığım vakit, yükümün iki dengi arasında ölmek, (benim için) Allah yolunda cihad ederken ölmekten daha hayırlıdır.” (57)
9. Hz. Aişe (r.a.) da şu hadisi rivayet etmiştir: “Çalışıp da yorgun olarak akşama giren kimse, günahları affedilmiş olarak akşama girmiş olur.”(58) Çünkü “kendi ailesi için faydalı olan kimse, Allah’a göre en sevgili olandır.” (59)
10. Gayreti imandan sayıp (60) tembelliği ve duyarsızlığı yasaklayan ve ayrıca “zenginliği, mü’min için hayatın sonunda bir saadet” (61) şeklinde değerlendiren Hz. Muhammed (s.a.s.)’e göre; “hiçbir kimse, elinin emeği ile kazandığını yemekten daha hayırlı bir şey yememiştir. Şüphesiz ki Allah’ın peygamberi olan Davud (a.s.) da kendi elinin emeğini yerdi.” (62) “Zekeriya
(a.s.) da bir marangozdu” (63) ve O da elinin emeğini yemekteydi.
11. İş ve hizmet üretip dünyayı imar etmeyi ve insanlara faydalı olmayı gerekli gören Hz. Peygamber (s.a.s.), şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, san’at sahibi olan” (64) ve “yaptığı işi güzel yapan mü’min kulunu sever.” (65)
12. Yapılan işin doğru, dürüst, güzel ve sağlam olmasını isteyen ve bu suretle iş hayatı için gerekli ahlâkî alt yapıyı oluşturan Allah Resulü, ona, yani yapılan işe ve üretilen hizmete, bir de estetik boyut eklemiştir. O’nun, yapılan her iş ve eylemde zerafet, estetik ve güzelliğin olması gerektiğine ilişkin pek çok hadisi vardır. O hadislerden üçünün meâli şöyledir:
¥ “Yüce Allah, her şeyi güzel yapmayı emretti. Onun için, şer’an birini öldürmek icabettiği zaman onu iyi ve güzel bir şekilde öldürünüz. Hayvan kestiğinizde de bıçağınızı bileyiniz ve ona eziyet vermeden iyi kesiniz.” (66)
¥ “Sizden biri, bir din kardeşini kefenlerse onu güzel kefenlesin.” (67)
¥ “Elbisenizi güzel yapınız, nakil vasıtalarınızı da ıslah ediniz. Taki siz, insanlar arasında (güzel, nazif ve latif) bir benek (nokta) gibi olasınız.” (68)
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu mevzudaki hassasiyetini ve titizliğini çarpıcı şekilde yansıtan yaşanmış olaylar da vardır. Onlardan biri, herhalde insanların dünyaya karşı en ilgisiz kaldığı yerlerden biri olan kabristanda geçmiştir: Allah’ın Resûlü birgün cenaze defni için mezarlığa gitti. Mezarda, göze hoş görünmeyen basit bir hata gördü ve düzeltilmesini emretti. Hattâ kendi eliyle düzeltme işine bizzat katıldı. Orada bulunanlardan biri, “Ya resulallah! Bu durum ölüyü rahatsız eder mi?” diye sordu. Allah’ın Resulü şöyle buyurdu: “Gerçekte bu gibi şeyler ölüye ne rahatsızlık, ne de rahatlık verir. Fakat bu husus, sağ olanlar için önemlidir.” (69)
Yukarıda anlatılan olay, Allah Resulü (s.a.s.)’nün, dünyaya ve dünya işlerine verdiği önemi açıkça göstermektedir. Ayrıca bu olay, “boş ver, nasıl olursa olsun” diyen iş anlayışına karşı verilecek tepkinin ne olması gerektiğine de güzel bir örnek sayılır. Çünkü bu laubali davranışın altında, insanlara değer vermeme ve onları kandırma düşüncesi yatmaktadır. Oysa böyle bir
düşüncenin İslâm’da yeri yoktur. Resulullah (s.a.s.)’ın bu konudaki tavrı şöyledir: “Bizi aldatan, bizden değildir.” (70)
13. Resulullah (s.a.s.)’e göre, “köle efendisi için, işçi de işvereni için (üretim yaparak dünyaya ve insanlara) hizmet ederler, o bakımdan asıl üstünlük onlardadır.” (71) Dünyaya emek verip topluma hizmet veren insanları bu hadisiyle yücelten Hz. Peygamber (s.a.s.), ayrıca, “işçinin ücretini teri kuramadan veriniz” (72) buyurmuş ve bu suretle, emeğin karşılığı olan ücreti, gerçek manada güvence altına alan ilk insan olmuştur.
14. Allah’ın sevgilisi Resulü (s.a.s.)’ne göre “insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (73) O halde, “kıyamet kopuyor bile olsa, birinizin elinde bir hurma fidanı varsa onu hemen diksin.” (74) Çünkü (bir müslüman bir ağaç diker, ya da bir ekin eker de ondan kuş, yahut insan, yahut hayvan yerse, mutlaka karşılığında bir sadaka sevabı alır.” (75)
15. Hz. Peygamber (s.a.s.), her fırsatta zamanı ganimet bilmemizi ve iş gününü çok iyi değerlendirmemizi istemiştir. O, Hz. Aişe (r.a.) validemizden nakledilen bir hadisi ile bu konuya değinmiş ve şöyle buyurmuştur: “Rızık talep etmeye sabahleyin başlayın.
Çünkü işe sabahleyin gidip başlamak, bereket ve başarıdır.” (76) Hz. Osman (r.a.) da Resûlullah (s.a.s.)’in, “sabah uykusu rızka manidir” (77) buyurduğunu bildirmiştir.
16. Aynı konuda Hz. Fatıma (r. anhâ), başından geçen şu olayı anlatıyor: “Sabahleyin yatmış uyuyordum. Babam yanıma geldi ve beni ayağı ile itip uyandırdıktan sonra şöyle buyurdu:
– Ey kızım! Kalk, Rabbinin rızkını taksim etmesine şahit ol. Sakın gafillerden olma. Şüphesiz ki Allah, insanların rızıklarını, tan yerinin ağarması ile güneşen doğması arasındaki zaman içerisinde taksim eder” (78)
17. Allah’ın Resulü, “beş şey gelmeden önce beş şeyin kadrini bil” (79) buyurmakta ve onları da şu şekilde sıralamaktadır:
¥ Ölüm gelmeden önce hayatın kadrini bil. Hakikatan hayat, insan için büyük bir nimettir. Hele bunu güzel ve salih amel işleyerek geçirirse… Konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Ömrü uzun ve ameli güzel olan kimseye ne mutlu!” (80)
¥ Hastalık gelmeden önce sıhhatin kadrini bil. Resulullah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Muttaki olup Allah’dan sakınan kimse için zenginlik güzel şeydir. Sıhhat ise zenginlikten daha güzeldir” (81)
¥ Meşguliyet gelmeden önce boş zamanın kadrini bil. Bu konu ile ilgili olarak Allah’ın Resulü bizleri ayrıca uyarıyor ve şöyle buyuruyor: “İki nimet vardır ki, bunlar hakkında çoğu kimse aldanmıştır. Onlar da sıhhat ile boş zamandır.” (82) Hanefî fıkhının önde gelen isimlerinden biri olan İmam Ebu Yusuf, Kitabu’l Haraç adlı meşhur eserinde, insanların gaflet ve aldanmışlığına da değinmekte ve şöyle demektedir: “Bugünün işini yarına bırakma, aksi halde işleri ve hakları zayi etmiş olursun.
Ecel, emelin (istek ve arzunun) önündedir. Ecele iş ve amelle koş. Çünkü ecel geldikten sonra artık iş ve amel yoktur.” (83)
İmam Ebu Yusuf, yukarıdaki ifadesiyle, zamanın kadrini bilmenin yanı sıra bir de iş ve çalışmanın, insanı olumsuz etkileyen beşerî istek ve arzulardan nasıl koruduğuna da işaret etmekte ve zamanın, hayallerle değil, güzel olan faydalı iş ve eylemlerle değerlendirilmesini istemektedir. Bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Kendisine faydası olmayan şeyi
terketmesi, insanın iyi müslüman oluşundandır.” (84)
¥ Yaşlılık gelmeden önce gençliğin kadrini bil. Resulullah (s.a.s.)’in ifadesiyle, “gençlik çağı, deliliklerden bir şubedir.” Bir Arap şairi şöyle diyor: “Kadri bilinmez bir biçimde harcanan boş zaman ile bol paranın desteğinde delice kullanılan bir gençlik, insanı öyle bir felakete götürür ki deme gitsin. Ancak akıllı insan, gençliğini iyi değerlendirir, ayrıca ona ait nefsanî arzuların
kendisi için birer tuzak olduğunu anlar ve onların doğuracağı tehlikelerden uzak kalmasını bilir.”
¥ Fakirlik gelmeden önce zenginliğin kadrini bil. Allah’ın Resulü buyuruyor ki: “Yaşlı kimsenin gönlü, iki şeyin sevgisine karşı genç kalır. Bunlar da hayatın uzaması ve malın çokluğudur.” (85)
Çünkü “zenginlik, mü’min için hayatın sonunda bir mutluluktur.” (86)
Dikkat edilecek olursa yaşlılıkta arzu edilenler, kadri bilinmeyen şeylerdir. Halbuki akıllılık, onların kadrini zamanında bilmektir.
Çünkü iş işten geçtikten sonra bir şeyler istemenin, hiç kimseye faydası olmaz. Bu bağlamda söylenmiş hadislerden birinde, insanoğlu, kıyamet günü ömünü nerede harcadığının, gençliğini ne şekilde tükettiğinin, malını nasıl kazanıp nereye sarfettiğinin ve ilmiyle amel edip etmediğinin hesabını vermedikçe ilahî huzurdan çıkamaz (87) denilmektedir. Buna göre o beş şeyin önemi daha
da artmaktadır.
İslâm’da “sadaka-ı cariye” diye bilinen ve insanın ölümünden sonra da amel defterine hayır yazılmasını sağlayan iş ve fiiller de tamamen dünya ile alakalıdır. İnsanı adeta ebedileştiren bu fiiller hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) bakınız ne buyurmaktadır:
“İnsanoğlu öldüğü an bütün amelleri kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Onlar da; ya sadaka-i cariye, ya faydalı ilim, ya da kendisine dua edecek hayırlı evlat bırakmaktır.” (88)
İbn-i Mace’de yer alan başka bir hadisinde ise O, şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki öldükten sonra mümine ulaşacak bazı ameller vardır. Onlar: neşrettiği ilim, bıraktığı salih evlat, veya (vakfedip) miras bıraktığı mushaf, yahut yaptığı mescit veya yolcu için kurduğu ev, yahut (sulama yada içme amacıyla) akıttığı nehir, yahut sıhhatte iken malından verdiği sadakadır.” (89)
İbn-i Hacer el-Askalânî, hadis olarak bildirilen diğer rivayetlerin taranması halinde, dünyanın imarına ve dünyadaki canlıların istifadesine yönelik hayırlı işlerin daha da artacağını ve onlarla beraber sadaka-i cariye sayılacak iş ve amel sayısının on rakamına ulaşacağını bildirmektedir. (90)
***
Yukarıdaki hadis-i şerifler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dünyayı, dünyada geçirilen ömür ve hayat ile elde bulunan sağlığı ve zamanı iyi değerlendirerek çalışmayı ve helalinden kazanıp mal sahibi olmayı ne derece önemsediğini göstermektedir. Her ne kadar O’ndan, “dünyadan elini çek ki Allah seni sevsin…” mealinde zühd ve takvaya teşvik edici özellikte birtakım söz ve ifadeler nakledilmekte ise de, Kur’an ve sünnetin ruhuna aykırı oldukları için, İslâm bilginleri onlara hep şüphe ile bakıp ihtiyatlı yaklaşmışlardır. (91) Çünkü buna benzer söz ve ifadelerin, sahih olmadığı ve genelde İslâm dışı inanç ve düşüncelere dayandığı, özellikle de Uzakdoğu dinlerindeki mistik düşünce tarzı ile İran Maniheizminden, Hind fakirizminden ve Hristiyan ruhbanlığından kaynaklandığı bilinmektedir. (92)
Bu hususu şüphesiz Allah’ın Resulü (s.a.s.) de bilmekteydi. Nitekim bir sefer esnasında, ashaptan biri, etrafı yeşillik olan ve yanında su da akan bir mağara görmüş. Gönlü o yeri arzulamış ve sözü edilen mağaraya yerleşerek orada tek başına münzevî bir hayat yaşamak istemiş. Şahsın bu arzusu Hz. Peygamber (s.a.s.)’e bildirince, Resulullah Efendimiz buna razı olmamış ve kendisine, “yahudilik ve hristiyanlıkla değil, şiarı kolaylık ve tabiîlik olan İbrahim (a.s.)’in diniyle, yani İslâm ile” (93) geldiğini hatırlatmıştır. “İslâm’da (ise) ruhbanlık yoktur.” (94)
***
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.s.), kendi hayatında azla yetinmeyi ve zahidane bir hayat yaşamayı prensip edinmesine rağmen, ümmeti için daha çok dünyadan ve dünyaya ait nimetlerin kazanılmasından yana olmuştur. Ancak O, insanın fıtratına ve tabiatına uygun düşen bu tavrını ortaya koyarken, daima itidalli olmayı tavsiye etmiş ve mal sahibi olma çabası içerisinde olan
insanları, aşırı hırs ve tamahkârlıktan uzak tutmaya çalışmıştır. Denebilir ki Resûlüllah (s.a.s.)’in bu konuda benimsediği asıl gaye ve uyguladığı asıl strateji, dünyanın geçici, ahiretin ise ebedî olduğu gerçeğini insanlara anlatarak yapılacak her işin bu gerçeğin aydınlığında sürdürülmesini sağlamak ve fakat dünyanın da göz ardı edilemeyecek kadar önemli olduğunu hatırlatıp her ikisi
arasında olması gereken dengenin çok iyi ayarlanması gerektiğine işaret etmekten ibarettir.
Buraya kadar nakledip anlattıklarımız, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dürüst, temiz ve her bakımdan güvenilir olan bir çalışma hayatının mevcudiyetine ne derece önem verdiğini açıkça göstermektedir. Ancak günümüz müslümanları, arzulanan bu güzel ortamı oluşturma niyetinden adeta yoksun gözükmektedirler. Çünkü sözü edilen ortamın gerçekleşmesi için gerekli olan şartların
meydana gelmesi uğrunda yeterli azim ve gayreti henüz göstermiş sayılmazlar.
Bu atıl durumdan kurtulmanın elbette bir çaresi vardır. Şüphe yok ki o çare, Kur’an-ı Kerim ile Resulullah (s.a.s.)’in koyduğu çalışma prensiplerine uymakla elde edilecektir. Onun için hiç vakit geçirmeden yeniden o prensiplere sıkıca sarılmak ve devletimiz ile milletimizin gerçek ihtiyaçlarının ne olduğunu sorup öğrendikten sonra onları karşılayacak şekilde ciddi bir çalışma
gayretinin içine girmemiz gerekmektedir. Şüphesiz bu konuda tek dayanağımız Yüce Allah (c.c.), rehberimiz ise, O’nun tarafından âlemlere rahmet olarak gönderdiği Hz. Muhammed’dir. Cenab-ı Hak, kutsal kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ey Habibim! İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi de artık Allah’a güven. Doğrusu Allah, kendisine güvenenleri sever.” (95)
Kur’an-ı Kerim’in nihayetsiz aydınlığında oluşturup ortaya koyduğu şerefli sünneti ile bize olan rehberliğini her alanda sürdüren sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de, en sonunda bakınız ne buyurmaktadır: “Her birinde (ayrı ayrı) hayır olmakla beraber, kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlı ve Allah yanında daha sevimlidir. Dünya ve ahirette kendine faydalı olan şeye hırsla çalış, Allah’dan yardım iste, âcizlik gösterme. Eğer başına bir şey gelirse, “şöyle yapsaydım, şöyle şöyle olurdu” deme, “Allah’ın takdiri bu imiş; O, dilediğini yapar” de. Zira, “şöyle veya böyle yapsaydım…” deyih durmak, sadece şeytanın işine yarar.” (96)

*- F. Ü. İlahiyat Fakültesi Kelâm Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi.
1- Nisa, 5.
2- Necm, 39-41.
3- Necm, 39-41.
4- Buhari, Zekât, 18.
5- el-Aclunî Keşfü’l Hafa, II/222, H. No: 2351.
6- el- Aclunî, a.g,e, 1/393, H. No:1253.
7- Şura, 20.
8- Maide, 88.
9- Ankebut, 17.
10- Bakara, 60.
11- Araf, 31.
12- Kasas, 77.
13- Haşr, 7.
14- Kasas, 77.
15- Ahzab, 21.
16- A. Himmet Berki, 252 Hadis, s.
136, H. No: 168, D.İ.B. yayınları,
Ankara 1974, Abdurrahman Azzam
(Trc. H. Karaman),
Peygamberimizin Örnek Ahlâkı,
s. 66, İst. 1995.
17- Hicr, 99.
18- Bkz: Nesai, Kıyamü’l Leyl, 19.
19- Azzam, age, s. 42.
20- Azzam, age, s. 72.
21- el-Aclunî, age, I/412, H. No:1320.
22- A. Himmet Berki, age, s. 156, H,
No: 191.
23- Buhari, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5.
24- Bakara, 256.
25- Buhari, İlim, 11, Edep, 80; Müslim,
Cihad, 8.
26- Buhari, Ezan 81, Libas 43; Müslim,
Salatü’l Misafirin 215.
27- Buhari, İman, 29; Nesai, İman, 28.
28- Azzam, age, s. 47.
29- Azzam, age, s. 47.
30- Bkz: Azzam, age, s. 45.
31- Buhari, Zekât, 18.
32- Bkz: el-Aclunî, age, 1/337,
H. No: 1087.
33- Bakara, 274.
34- Bakara, 155.
35- Nesaî, el-İstiazetü Mine’l-Fakr, H. No: 5464; A. Himmet Berki, age, s. 80, H. No: 96.
36- Bkz: A. Himmet Berki, age, s. 156. H. No: 191.
37- et-Terğib ve’t-Terhib, Büyu’, 2,
38- Bkz: İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, VII/434; Rûdânî, Buyu’, H. No: 4574; el-Aclunî, age, II/320, H. N. No:2823.
39- Riyazu’s-Salihin, I/105, H. No: 71. D.İ.B. Yayınları.
40- Kasas, 77.
41- Kasas, 77.
42- Bkz: Hadid, 23.
43- Tirmizi, Zühd 29; İbn-i Mace, Zühd, 1.
44- Talak, 3.
45- Tirmizî, Sıfetü’l Kıyame, 58; İbn-i Mace, Zuhd, 9; İbn-i Hanbel, Müsned, II/254, 482.
46- Ömer Nasuhî Bilmen, 500 Hadis, s. 230, H. No:267.
47- el- Aclunî, age, I/412, H. No: 1320.
48- el-Aclunî, age, I/393, H. No: 1253.
49- A. Himmet Berki, age, s. 156. H. No:191.
50- el- Aclunî, age, I/283, H. No: 890.
51- el- Aclunî, age, I/232, H. No: 2406.
52- el-Terğib ve’t-Terhib, Talebü’l- Halal ve’l-Ekl, 2.
53- et-Terğib ve’t- Terhib, Talebü’l- Halal ve’l-Ekl 3.
54- Cum’a, 10.
55- el-Aclunî, age, II/269, H.No: 2559.
56- et-Terğib ve’t-Terhib, Büyu’, 9.
57- İmam Muhammed el-Şeybanî, el- İktisab Fi’r-Rızki’l-Müstetab, s. 14. Matbaatü’l Envar, 1938.
58- et-Terğib ve’t-Terhib, Büyu’, 11.
59- el-Aclunî, age, I/53, H. No: 168.
60- Bilmen, age, s. 209, H. No: 243.
61- Bilmen, age, s. 84, H. No:91.
62- Buhari, Büyu’, 15; et-Terğib ve’t- Terhib, Büyu’, 1.
63- Müslim, Fedail, 169.
64- et-Terğib ve’t-Terhib, Büyu’, 10; Rûdânî, Buyu’, H. No:4570.
65- el-Aclunî, age, I/245, H. No: 747.
66- Riyazu’s-Salihin, II/60, H. No: 643; Bilmen, age, s. 71, H. No: 80.
67- el-Aclunî, age, I/97, H. No: 266; I/102, H. No: 287.
68- Bilmen, age, s. 18, H. No:19.
69- Muhammed Hamidullah, (Trc. S. Tuğ), İslâm Peygamberi, II/60, İst. 1969.
70- Müslim, İman, 164.
71- Ebü’l Hasan el-Nedvî (Trc. O. Keskioğlu), Es-Siretü’n Nebeviyye, s. 319-320, İst. 1981.
72- el-Aclunî, age, I/143, H. No: 415.
73- el-Aclunî, age, I/393, H. No: 1254.
74- Rûdânî, Buyu’, H. No: 4571.
75- Buhari, el-Hars ve’l Muzaraa, 1; Müslim, Müsakat, 12.
76- et-Terğib ve’t-Terhib, Talebü’r- Rızk, 2.
77- et-Terğib ve’t-Terhib, Talebü’r- Rızk, 2.
78- et-Terğib ve’t-Terhib, Talebü’r- Rızk, 4-5.
79- el-Aclunî, age, I/148, H. No: 436.
80- el-Aclunî, age, II/47, H. No: 1684.
81- el-Aclunî, age, II/349, H. No: 2987.
82- Buhari, Rikak, 1; el-Aclunî, age, II/318. H. No: 2712; A. Himmet Berki, age, s. 190, H. No: 233.
83- İmam Ebu Yusuf (Trc. Ali Özek). Kitabu’l Haraç, s. 28, İst. 1973.
84- Riyazu’s-Salihin, I/101, H. No:
67; İbnü’l-Hacer el-Askalanî, Büluğu’l meram (Selâmet Yolları), IV/371, H. No: 1503/1272, İst. 1971; A. Himmet
Berki, age, s. H. No: 222.
85- el-Aclunî, age, II/384, H. No: 3126.
86- Bilmen, age, s. 84, H. No: 91.
87- Bkz: Tirmizî, Kıyamet 1; el-Aclunî, age, II/378, H. No: 3163.
88- Büluğu’l Meram, III/182; Mansur Ali Nasıf, et-Tac, I/71, Mısır 1935.
89- Büluğu’l Meram, III/183; Ali Nasıf, age, s. 71.
90- Bkz: Büluğu’l Meram, III/183.
91- Bkz: Büluğu’l Meram, IV/370, 1501/1270 noda kayıtlı “dünyadan elini çek ki…” hadisinin açıklaması.
92- Kardavî, age, s. 19.
93- Azzam, age, s. 70.
94- el-Aclunî, age, II/377, H. No: 3154.
95- Âl-i İmran, 159.
96- Müslim, Kader, 34; Büluğu’l- Meram, IV/426. H. No: 1554/1319.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close