İslâm Dini Evrensel, (Cihanşümul) bir dindir. Çünkü bu, İslâm’ın özelliği, karakteri, gönderiliş şekli, bu dinin ve inancın kapsamlı olmasından ileri gelmektedir. İslâm’dan başka Semavî dinlerin hemen hepsi bölgesel-mahallî idi. Yalnız o devre ve o zamana hitab ediyordu. Halbuki İslâm, bütün âlemlere ve hatta Cinlere hitap etmektedir. Kapsadığı hükümlerde bütün insanlığı ihata etmektedir. Kıyamete kadar da bu vasfını ve özelliğini koruyacaktır. Yüce Allah Kur’an’ı kendisi göndermiştir. O’nu koruyacak da yine kendisidir. “Kur’an’ı biz indirdik. O’nun koruyucusu elbette biziz.” (1) buyurmaktadır. Vahyedilişinden günümüze kadar İslâm Dini, tevhid inancının ve vahyin orijinal gayesinin korunması hususunda fevkalâde bir hassasiyet ve titizlik göstermiştir. Diğer Semavî Dinler, vahyediliş şeklindeki tevhid inancından uzaklaşıp asıl orjinal şeklini yitirdikleri ve içerisine
insan sözü girmesiyle de aslî özelliğini kaybetmişlerdir. İslâm Dini, sadece Yahudilerin ve Hıristiyanların Peygamberine ve kitaplarına inanmayı şart koşmakla yetinmeyip, şimdiye kadar Allah tarafından gönderilen ilahî kitaplara, Allah tarafından seçilem tüm peygamberlere inanmayı da şart koşar. Kur’an-ı Kerim, tekrar tekrar kendisinden önce gelen Zebûr’u, Tevrat’ı, İncil ve
tüm suhufları tasdik etmek ve doğrulamak üzere geldiğini bildirir.(2)  Ancak; Kur’an’a uymayan Kitab-ı Mukaddes metinleri, Müslümanlar nazarında tahrif edilmiş hükümler olarak görülür. Kur’an-ı

Kerimin Bakara suresinin 285’nci ayetinde;

“Peygamber ve Müminler, Rabbi tarafından kendisine indirilen Kur’an’a (kitaba) iman ettiler. Hepsi Allah’a, Meleklerine,Kitablarına ve Peygamberlerine iman eylediler. Allah’ın Peygamberlerinden hiçbirisinin arasını ayırt edemeyiz, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, affını ve bağışlamanı isteriz, dönüşümüz ancak sanadır diye söylediler.” (3) Bunun dışında İslâmdaki İmanın şartları olan altı esas da bunun açık bir delilidir. İşte İslâm Dininin diğer dinlerden farklı özelliklerinden biri de budur.
Demek ki İslâm Dini, Semavî Dinlerin kitaplarının, Peygamberlerinin hepsini hak ve gerçek olarak kabul eder. Bir Müslüman, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) nasıl hak peygamber olarak tasdik edip inanıyorsa, Hz. İsa, Musa, Nuh, İbrahim ve diğer peygamberleri ve semavî kitapların vahyedilmiş asıl şekli ile de hak ve gerçek olarak kabul eder. Çünkü İslâm’ın esas arzuladığı şey tevhid inancıdır. Kur’an-ı Kerim; bütün dinlerin temelde aynı prensipler üzerine, tevhid esasına dayandığını, hepsinin aslının İslâm olduğunu sık sık açıklamıştır. (4) Bir Hadisi Şerifte ise, Peygamberimiz (s.a.s.) “Biz Peygamberlerin dinleri tektir.” (5) buyurmaktadır. İslâm’ın Evrensel ve hoşgörü özelliğine bakınki, semavî dinlerin sâliklerine hitap şekli de son derece yumuşak, güzel ve cana yakındır. Bütün kâinata hitap eden bir dinin, zaten bundan başka türlü tavır takınması da
düşünülemezdi. İman edenlere seslenirken hitap tarzı, “Ey iman edenler!”, Ehli Kitab Yahudi ve Hıristiyanlara seslenirken, “Ey Ehl-i Kitap!”, İsrailoğullarına hitab ederken de; “Ey İsrailoğulları”, İnsanların tümüne hitab ederken de “Ey insanlar!” diye seslenmektedir. Gönderiliş şeklinin, aslî orjinalitesinin İlahî Vahye dayanmak gibi belirgin özelliği taşıyan semavî dinlere, Kur’an-ı Kerimde yer yer çeşitli çağrılar yapılmakta; Ehl-i Kitab-ı tevhid özüne uygun davranışta bulunmaya davet etmektedir.

Bu hususta Kur’an; “Deki: Ey Ehl-i Kitab, geliniz, bizimle sizin aranızda eşit (müşterek) olan bir kelime (söz) üzerinde birleşelim, o da hiç birimizin Allah’tan başkasına tapmaması O’na hiçbir şeyi (varlığı-insanı) ortak koşmamasıdır. Bir kısmımızın bir kısım insanları Rab (Tanrı) edinmemesidir.”(6) Yine Kur’an “İşte onun için sen (Ey Muhammed) (tevhide)
davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların kötü emellerine uyma. Ve deki: Ben Allah’ın kitabtan indirdiğine inandım.

Aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz, bizim işlediklerimiz (amellerimiz) bize sizin işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışmayı gerektiren bir durum yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayarak hükmünü verecektir. Sonunda yalnız O’na dönülecektir.” (7) Burada şunu vurgulamak yerinde olacaktır; İslâm dininin semavî dinlere bu kadar müsamahalı davranmasına karşılık; semavî dinlerin müntesipleri ile, diğer dinlerin salikleri Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul edip, O’nun tebliğ ettiği dine inanmadıkça Müslüman sayılmazlar. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.) tüm insanlara ve cinlere peygamber gönderilmiştir. (8)

İlim ve bilgi edinme açısından İslâm Dininin diğer dinlere bakışı

Bilindiği gibi İslâmın ilk emri “oku” ile başlamaktadır. Bu okuma emri genel manada ele alındığında, hayırlı ve yararlı olan tüm bilimleri içine almaktadır. Çünkü Kur’an âyetlerinin sekizde biri bilim ve araştırmayı emretmektedir. İslâm Dini bu durumda da insanları ayırdetmez. İnanan ve inanmayan kim olursa olsun hayırlı ve yararlı olan tüm bilgilerin ondan alınmasını, öğrenilmesini tavsiye eder. İslâm’ın hiç sevmediği, tasvip etmediği şey cehalettir, bilgisizliktir. Kur’an’ın hedefi insanları mükemmel bir bilgi-hikmet toplumu yapmaktır. Toplumun bünyesine uymayan; cehalet, tembellik, bölücülük, hased, kin ve düşmanlık gibi bütün olumsuzlukları ortadan kaldırmaktır. İnsanlık yeni bir çağa girmiştir. Bu çağ, bilgisayar teknoloji ve bilgi üretim çağıdır.

İslâm yeryüzüne mesajını oku ile başlatmıştır. “Yaratan Rabbinin adı ile oku…”, “Oku ve (öğren). İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (En cömerttir)” (9) Yine Kur’an-ı Kerim’de “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (10) “Kulları içerisinden ancak Âlimler (bilginler) Allah’tan (gereği gibi) korkar.” (11) diye belirtilmektedir.

Peygamberimiz  (s.a.s.) de “İlim, bilgi Çin’de dahi olsa gidiniz, alınız, öğreniniz.” (12) “Hikmet, Müminin kaybolmuş, yitik malı gibidir. Onu nerede bulursa almaya daha hak sahibidir.” (13) “İlim öğrenmek, erkek ve kadın her Müslümana farzdır.”(14) buyurmaktadır. İşte bütün bu yönleri ile bilgi, rağbet edilen değerlerin en şereflisidir. Yüce Allah ilim sıfatıyla muttasıfdır. O’nun bilgisi herşeyi kaplamıştır. Bu ilim sıfatından Peygamberler, melekler, insanlar ve tüm canlılar değişik şekilde nasiplerini almışlardır. Aynen güneşten inen ısı ve ışık hüzmeleri gibi. İslâm, bilgiyi ve alimi toplumun şeref tacı yapmış, Kur’an da bilginleri, İlim ehlini yüceltmiş ve Allah’tan ençok korkanların da bilginler olduğunu belirtmiştir. (15)

İslâm’dan önceki devreye Cahiliye Devri denilmiş; İslâm’ın gelmesiyle de Asr-ı Saadet (mutluluk, ilim, irfan ve huzur) Devri başlamıştır. İslâm Dini, ilim Çin’ de dahi olsa gidiniz, alınız, demekle her yerden bilgi edinileceğini vurgulamaktadır. Bedir Savaşı’nda yenilgiye uğrayan Mekkeli müşrik esirlerden fidye veremeyip, canlarını kurtaramayanlara, Müslümanlardan 10 kişiye okuma ve yazma öğreten her Mekkeli müşrik esir, bu öğretme fiili karşılığı serbest bırakılmışlardır. Bu da İslâm’ın putperest müşriklerden bile bilgi edinilebileceğinin açık bir delilidir. Demek ki İslâm; yararlı, yapıcı, faydalı ve insanlığın felah ve saadeti için uğraşan, ilim ve bilginin, diğer inanç sahiplerinden alınacağını bize göstermekte ve bu hususta da insanlar arasındaki
eşitliğin uygulama ile gösterilmesinin bir delilidir.

İslâm Dini; yeryüzünü aydınlatmaya, nurlandırmaya başlamasından itibaren, insanlığa huzur, mutluluk ve ebedî saadet sunmuştur.

Cahiliyet adetlerini kökünden yıkarak yepyeni bir anlayış getirmiştir. İslam’ın gönderilişinin esas hikmeti de bu idi. Asr-ı Saadetten itibaren, Müslümanlar fethettikleri ülkelere; mal emniyeti, can güvenliği, hürriyet hakkı, din ve vicdan hürriyeti ile inanç serbestisi vermişlerdir. Fethedilen yerlerdeki yerli halkın hiçbir inancına dokunulmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) tatbikatında
ayrı din ve inançtan olan insanların inanç ve ibadetlerine hoşgörü göstermiştir. Müslüman olmaları için onlara, hiç kimseye baskı ve zorlama yapılmamıştır. Hudeybiye anlaşmasında müşriklerin ileri sürdükleri, şartları anlayışla karşılamış, Hayber’in fethinde ganimet olarak ele geçirilen Tevrat nüshaları sahiplerine iade edilmiştir. Çıkarılan talimatnamelerde ve valilere gönderilen
yazılarda hiç bir din ve inanç mensuplarının ibadet ve ayinlerine, ibadethanelerine, rahiplere, hahamlara dokunulmaması emredilmiştir. Mağlup ettikleri milletlerin inanç ve ibadetlerine her yönden musamaha gösterilmesine en canlı örnek Kudüs’ün fethi ile, İstanbul’un fetihleridir. İkinci Halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında fethedilen Kudüs Müslümanların eline geçtikten sonra
yerli halkın ayin ve ibadetleri tamamen serbest bırakılmıştır. Hatta şehri Hz. Ömer’e teslim etmek isteyen Kudüs’ün Hristiyan Dinî Lideri, Müslümanlara kilisede ibadetlerini yapmalarını teklif etmesine karşılık, Hz. Ömer kabul etmemiştir. “Eğer ben burada ibadet edersem, sonra Müslümanlar burayı camiye çevirebilirler. Oysaki siz kendi ibadethanelerinizde tamamen hür ve
serbestsiniz” (16) demiş. Bir İslâm ülkesinde asırlarca kilise çanları açıkça çalınmış, oradaki yerli halk hür bir şekilde din ve inançlarını yaşamışlardır.

İslâm ülkelerinin bir çok yerinde, İslâm devletlerinin egemenliğini kabul edip te belli bir vergi ödeme kaydı ile Müslüman memleketlerinde yaşamak isteyen Gayr-ı Müslim tebadan (Kitap ehli) olanlara zımmi statüsü uygulanmıştır. Zımmi: İslâm’ın hakimiyetini tanıyıp Müslüman devlete cizye vermeyi kabul eden Yahudi veya Hıristiyanlardır. Müslümanlara karşı taraf olmaları hali dışında, kendi aralarında hukukî ve kazaî konularda kendi dinlerinin hükümlerine tabi olurlardı. Şear-i İslâmiyye ve kamu düzenine aykırı olmamak şartıyla, Müslümanlara uygulanan İslâmî emirler veya yasaklar zımmilere uygulanmazdı. Zımmiler İslâm Dinine hakaret etmemek, bir Müslümanı dininden döndürmeye çalışmamak gibi bazı temel şartlara, kural ve kaidelere de uymak
zorunda idiler.

İslâm Dini, Cenab-ı Hakk’ın ruhları yaratma esnasında ruhlara; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (17) sorusuna ruhların;

“Evet! Rabbimizsin!” cevabı, peygamberimizin de; “Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar” hadisi nedeni ile, bütün insanların günahsız ve İslâm fıtratı üzerine yaratıldıklarını, büluğ çağına gelinceye kadar da yine İslâm fıtratı üzerinde bulunduklarını kabul etmektedir. Bu durum Hıristiyanlıkta farklılık arzetmektedir. Hıristiyanlık, Hz. Âdem’in cennette yasak meyvayı yemesiyle
günaha girmiş ve bu günah, babadan oğula, dolayısıyla da tüm insanlara geçmiş olarak kabul etmektedir. İşte bu sebepten dolayı da insanların tümü doğuştan günahlı olarak doğar diye kabul etmektedir. İslâm Dini, bütün insanların çocuklarını, ister Hıristiyan, ister Musevi, ister Mecusi ve ister putperest olsun; İslâm fıtratı üzerine ve günahsız olarak yaratıldıklarını, sorumluluğun
mükellefiyetle birlikte başlayacağını kabul etmektedir.

Asr-ı Saadetten itibaren; Emeviler, Abbasiler, Selçuklular döneminde olduğu gibi, Osmanlılar döneminde de Ehl-i Kitab’a alabildiğine musamahalı davranılmıştır. Bu da yine İslâm dininin engin musamaha ve hoşgörüsünden kaynaklanıyordu. Osmanlılar döneminde bizim 200, 400, 500 ve 600 yıl kaldığımız Balkanlarda, Doğu ve Orta Avrupadaki Kilise ve Havralara dokunulmamış ve dinlerinde tamamen serbest bırakılmıştır. Hıristiyan Balkanlarda yaşayan halkın dilinde şu söz darbı mesel haline gelmiştir:

“Başımızda Kardinal Külahı görmektense, Osmanlı Sarığı görmeyi yeğleriz.”

Eğer asimilasyon yapılmış olsa idi, bugün ne olurdu bilir misiniz? Müslümanların hakim oldukları her yerde ne Hıristiyanlıktan, ne Yahudilikten, ne putperestlikten ve ne de diğer din ve inanç sahiplerinden en ufak bir eser ve iz kalırdı. Bunların hiç birisi varlıklarını ne dün ve ne de bugün sürdürebilirdi. Ama İslâm’ın engin hoşgörüsüdür ki, bu gün onların hepsi hala ayakta. Hâlâ
mahallî, millî, geleneklerini sürdürmekte, ibadetler, vaftizler, ayin, dua ve yalvarışlar kendi dillerinde eğitim-olduğu gibi-sürüp gitmektedir. İslâm Ülkelerinin hemen her yerinde bugün diğer dinlerin mensupları, istedikleri gibi serbestçe hareket etmektedirler.

İstanbul bugün de Ortodoks kiliselerinin ruhanî liderliğini yapmakta, Yunanistan’dan gönderilen patrik, tamamen hür ve serbest olarak hareket etmektedir. Fener Rum Patrikhanesi; zaman zaman uluslararası konferanslar, paneller tertip etmekte, seminer ve diyalog toplantıları düzenlemektedir. Gayeleri, Balkanlar ve Sovyetlerde yaşayan 350 milyon Ortodoks’un Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlanması ve böylece Patrikhanenin; Katolik dünyasının Vatikan’ı gibi uluslararası bir statüye kavuşturulması ve Cihanşümûl bir nitelik kazandırılmasıdır. Patrik ise, zaman zaman “Ekümenlik” iddiasında bulunmaktadır. Halbuki Müslümanların Batı Trakya’da, Bulgaristan’da ve daha birçok yerlerde kendi aralarında ve kendi cemaatlarının seçimiyle işbaşına gelen Müftüler, oranın idarelerince kabul edilmemekte, seçilen Müftüler tanınmamakta, onların yerine, o ülke kendilerine
yakın birilerini seçerek Müftülük yaptırmaya çalışmaktadır. Cemaatların seçtiği Müftü ise cezalandırılmaktadır. Halbuki, dünyamızın bugün her zamankinden daha çok barışa, dostluğa, birliğe, kardeşliğe, dünyada istikrar ve huzura ihtiyaç duyulduğu bir zamanda; Türkiye Cumhuriyeti gibi azınlıklara her türlü tolerans ve hoşgörüyü gösteren, azınlıkları kendi vatandaşlarından
daha çok rahat ve imkanlara kavuşturma çabası ve uğraşısı içinde bulunan bir ülkede, Patriğin ve Patrikhanenin bu şekilde hareket etmesini anlamak mümkün değildir.
Halbuki Bugün hür dünyanın gözleri önünde, Yunanistan’ın Batı Trakya’daki Müslümanlara uyguladığı baskı, işkence;

Sırplar’ın Bosna-Hersek’te Müslümanlara uyguladığı katliam, soykırımı, hertürlü işkence; şimdi de Kosova ve Arnavutluk, Makedonya ve diğer Balkan ülkelerinde insan haklarına rağmen, devam etmektedir. Bu zulüm ve işkencelerin hemen çoğu maalesef Ehl-i Kitab’ın, özellikle de Hıristiyan ülkelerin hakim olduğu topraklarda uygulanmaktadır. Yıllarca Müslümanların hakimiyeti altında yaşayan diğer din mensupları (Ehl-i Kitap), her türlü kolaylık ve imkan içerisinde, sanki cennette yaşıyormuş gibi bir hayat sürdüler. Ama onlar Müslümanlara çoğu kez hayat hakkı bile tanımadılar. Eğer gerçekten Ehl-i Kitap, İslâmın uyguladığı hoşgörü ortamını Müslümanlara uygulamış olsalardı, bugün dünyanın çehresi bambaşka olurdu. Bugün yeryüzündeki yaşayan Müslümanların başına gelen olaylar, Ehl-i Kitab’ın başına gelmiş olsaydı, kıyametler koparılırdı.

Müslümanların 8 yüzyıl kaldıkları İspanya’da dünyaya parmak ısırttıran ve bugünkü medeniyetin oluşmasında, ilim ve tekniğin bütün Avrupa’ya öncülük yaptığının herkesçe kabul edilen Endülüs İslâm Medeniyetinden geriye bugün ne kalmıştır? Halbuki sekiz yüz yıl Müslümanların hakimiyetinde iken, yerli halkın hiçbir inanç ve ibadetlerine dokunulmamış, onlara mal, can ve serbestçe yaşama hakkı ile, din ve vicdan hürriyeti tanımıştı. Sekiz yüzyıl sonra, Hıristiyan Ferdinant ve İzabel’in orduları Endülüs Devletini yakıp, Müslümanları esir aldıktan sonra, iki sene içinde; tek kanun tek inanç uygulamasıyla; ya Hıristiyan olacaksınız, yahut öldürüleceksiniz, uygulaması başlatılmış, bir milyondan fazla Müslüman ve Yahudi ya öldürülmüş, yahut Hıristiyanlaştırılmıştır.

Endülüs’teki Müslümanlar, Osmanlıdan kurtarılmaları hususunda defalarca yardım istemişler, fakat Osmanlı Sultanı İkinci Bayazıt, kardeşi Cem Sultan’ın isyan etmesi ve Papaya sığınması ve Devletin içindeki karışıklıklar nedeni ile Endülüs’ün kurtarılmasına fazla bir vakit ayıramamış, buna rağmen yine de, oradaki Müslümanları kurtarmak için girişimde bulunmuş, Müslüman ve Yahudi ayrımı yapmadan bir kısım insanları kurtararak, getirip Osmanlı topraklarına yerleştirmiştir.

İkinci Bayazit’in oradan kurtarıp İstanbul’a getirdiği Yahudiler, kurtuluşlarının 500’ncü yılını kutladılar, Osmanlıya teşekkür ettiler. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında hür bir şekilde, her türlü imkanlar içinde yaşayışlarını ve Osmanlıya minnet duygularını sundular. İşte bu da yine İslâm’ın insanlara sunduğu engin hoşgörünün başka bir örneğidir. Yahudiler de o zaman bunu
vurgulamışlardı. Buna rağmen Yahudiler, bugün, aynı zulmü, aynı haksızlığı Filistin’de Müslümanlara uygulamaktadırlar. Burada da İslâm’ın hoşgörü anlayışının karşılaştırılmasını yine size bırakmaktayız.

Müslümanların fethettikleri ülkelerdeki milletlerin inanç ve ibadetlerine her yönden musamaha gösterilmesinin en canlı örneğinin Kudüs’ün fethi ile, İstanbul’un fethini örnek vermiştik. İstanbul’un fethine gelince; Hıristiyan halkın hiçbir hürriyetine dokunulmamış, onlara her türlü imtiyaz ve kolaylıklar tanınmıştır. Fatih Sultan Mehmet şöyle der: “Tebamdan Müslümanları
Camide, Hıristiyanları Kilise’de, Musevileri de Havrada görmek isterim.” İstanbul’daki Gayr-i Müslim tebaya istedikleri gibi inanç ve ibadet edebilecekleri konusunda tam bir teminat vermiştir. Niçin bu teminat verilmişti? Çünkü Kur’an’ın Ehl-i Kitab’a karşı gösterdiği hoşgörü ile, Hz. Peygamber’in fethedilen yerlerdeki Hıristiyan ve Yahudi’lere iyi davranılmasını emreden direktifleri doğrultusunda hareket eden halifeler, sahabiler, İslâm alimleri ve İslâm idarecileri bu konularda oldukça titiz davranmışlardır. Ehl-i Kitab’ı rencide etmemeye özen göstermişlerdir. Aynı anlayış ve hoşgörü daha sonraki Müslümanlar tarafından da gösterilmiştir. Bu konuda Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz Gayr-i Müslim tebaadan birine (zımmiye) Zulm ederse bilinizki, ben kıyamet gününde o (zalimin) hasmı olacağım” (18). Yine Fatih Sultan Mehmed Rumeli’de fetihlerde bulunduğu sırada Sırbistan hududuna gelmişti. Ortodoks Sırbistan Osmanlılar ile, Katolik Macarlar arasında sıkışıp kalmıştı. Sırbistan ortadan kalkacağını, yokolacağını anlayınca, ne yapsın Katolik Macaristanı’mı, yoksa Müslüman Osmanlıyı mı tercih etsin? Bir tercih yapacaktı. Sırp Kralı Brokoviç,

Macar Kralı Hünyad ile Fatih Sultan

Mehmed’e elçiler gönderir ve sorar. Macar Kralına; “Size iltihak etsem, Ortodoks halkımın dini yaşayışı hakkında Ortodoks kalmak ve bu şekilde yaşamak hususunda bize bir teminat verir misiniz?” Macar Kralının Ortodoks Sırp Kralına verdiği cevap:
“Ne teminatı? Ortodoks Kiliselerini yıktırıp, yerine Katolik kiliselerini yaptırırım. Sizlere din Hürriyeti diye bir şey tanımam.” demesine karşılık; Fatih ise, “Müslüman için Cami ne ise, Ortodoks için Kilise de odur. Cami ile Kilise, Müslüman ile Hıristiyan, birlikte yaşayacak ve hiç kimsenin inanç, ibadet, can, mal ve namusuna dokunulmayacaktır. Size teminat veriyorum.” demiştir. “Bu teminat benim dinimin emir ve gereğidir.” İşte Müslümanların o günkü Sırplar’a tanıdığı hoşgörü ve musamaha ile, bir de şu andaki Sırpların Müslümanlara uyguladıkları zulüm ve vahşete bakınız.

Cihanşümûl bir din olan İslâm ve O’nun yüce kitabı Kur’an’ın emir ve yasakları kesin ve net değerler ifade etmektedir.

Halbuki bugünkü İncil ve Tevratta bu şekil açık, net ve kesin değerler bulamazsınız. Zaten İslâm’ı inceleyen, onu iyice tetkik edip, araştıranlar bunu açıkça görmeleri nedeniyle, çoğu kez, İslâm Dinini seçmektedirler. Kur’an-ı Kerim; dinli-dinsiz, müslim-gayr-i müslim herkese can güvenliği getirmiştir. Maide suresinin 32.nci ayetinde şöyle bildirilmiştir: “Kim kısas gerekmeksizin veya yeryüzünde fesad (bozgunculuk) işlemeksizin bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüştür. Kim de onu kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış olur.” İslâm Dini, mensuplarına şunu özellikle hatırlatır: “Onların, Allah’ı bir tarafa bırakarak, taptıklarına (putlarına) sövmeyin. Sonra onlarda bilmiyerek Allah’a söverler…” (19) İslâm Hukukçuları (Fukaha) sadece inanç konularında değil, inançtan kaynaklanan pratik hayattaki konularda da farklı inanca sahip olanlara saygıyı da
gerekli görmüşlerdir. Eğer bugün Müslümanlarda İslâm’ın özünde, ve O’nun ruhunda belirtilen özellik ve değerlere aykırı davranışlar var ise ki maalesef çokça vardır bu yanlışların, bu değişik hareketlerin sebebi dinden, İslâm kültür ve ahlâkından değil; bilgisizlikten, cehaletten, Müslümanların kendi yanlış anlayışlarından ve kendi kusurlarından kaynaklandığının bilinmesi
gerekir.
Kur’an, sık sık insanları çevrelerinde olup, bitenleri tetkik etmeye, incelemeye davet etmekte ve varlıklar üzerinde derince düşünmeye çağırmaktadır. Kur’an’ın bir çok ayetleri selim akıl sahiplerinden defalarca akıllarını işletmelerini ister. Bundan asıl maksat, insanların bilgili bir şekilde inanmalarını sağlamaktır. Çünkü Kur’an, Yüce Allah’ın insanlara gönderdiği en büyük
rahmet kaynağıdır. Bu eşsiz kelamın insanlar tarafından iyi bilinmesi, iyi değerlendirilmesi, yaşanması ve yaşatılması gerekmektedir. Bunu yaşatacak olanlar da şüphesiz Müslümanlardır. Yüce Allah bu görevi Hz. Muhammed (s.a.s.) zatında bütün Müslümanlara vermiştir. Müslümanlar, her zaman kendi aralarında insanları İslâm’a davet edecek bir topluluğu yetiştirmekle sorumludurlar. Bizler insanlar ile ilişkilerimizde son derece nazik, yerine göre hoşgörü sahibi ve anlayışlı olmak mecburiyetindeyiz. Aynı zamanda dinimizin görüş ve kaidelerini çok iyi bilip, ona göre hareket etmeliyiz. Yüce dinimize çağırmaktır. Bu hususta Kur’an “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır.” (20) buyurmaktadır.
İlahî dinlerin (Musevilik-Hıristiyanlık ve Müslümanlık) esası, ana hedefi, Yüce Allah’ın varlığı, birliği, O’nun ezeli ve ebedi olduğu, noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarıyla muttasıf, doğmamış ve doğrulmamış, hiç birşey O’nun dengi ve benzeri olmadığına, bütün canlıların rızıklarını yaratanın, verdiğine, her şeyin hakimi ve sahibinin Allah olduğu inancında birleşmek
olmalıdır. Aynı zamanda ilahî vahye müstenid olan peygamberleri ve getirdikleri kitabları da kabul etmelidirler. İlahî dinlerin mensupları bu esasları kabul edip, ona uydukları zaman, bileceklerdirki, bunlar insanları kurtuluşa dünya ve ahirette ebedi saadete ulaştıracaktır. İlahî dinlerin mensupları bu hususlarda ittifak halinde olmalıdırlar. İlahî dinler, Yüce Allah’ın herşeyi kuşatan ezelî ilmi, mutlak adaleti ve sonsuz rahmeti, bağış ve affının her şeyi kuşattığına, bu anlayış içerisinde yapılan her amelin (hayır ve şerrin) ilahî mizanda mutlaka değerlendirileceğine inanmayı esas almalıdırlar. İşte bütün bunları göz önünde tutması gereken ilahî dinlerin mensupları, biribirilerine karşı daha uyumlu ve daha anlayışlı olmak mecburiyetindedirler.
İslâm Dini her zaman diyalogdan yana olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Çünkü İslâm, yaratılış itibariyle bütün insanları eşit görmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) “Bütün insanlar dünyada tarağın dişleri gibi eşittirler.” (21) buyurmaktadır. Yüce Yaratıcının tesis ettiği maddî alemdeki bu düzen ve istikrara karşılık, beşerî alemde kopan kıyametin sebebi nedir? İnsanlığın bir
türlü tam anlamıyla sulh ve sükuna kavuşmamasının nedeni nedir? Aynı kök ve aynı soydan gelen insanlar arasındaki bu kavga niye? Hele bilhassa İlahî dine mensup insanların bir birleriyle kavgaları neden? Bunların hepsi, ilahî dinlere mensup olanların yukarıda belirtilen müştereklerde birleşmemelerinden dolayıdır.
Kitabı ve Peygamberiyle dünyayı aydınlatan, insanlığın hidayet rehberi olan İslâm Dini, kendisinden önceki Ehl-i Kitab’ın Peygamberlerini hak Peygamber olarak kabul etmesine, Ehl-i Kitab ve hatta diğer dinlere karşı müsamaha ve karşılıklı diyalog esasını benimsemiş olmasına rağmen; bu yaklaşım yeterince karşılık görmemiştir.
İslâmiyet fethettikleri tüm toprak parçalarında Ehl-i Kitab’a alabildiğine din ve inanç hürriyeti tanımış, onların kestiklerini helal saymış, dinlerinden dönmeseler dahi, onların hanımlarıyla evlenmeyi caiz görmüş, (22) güvenliklerini devlet güvencesine almış olmasına karşılık; Müslümanlara Ehl-i Kitab mensupları arasında iyi bir diyalog kurulmamıştır. Halbuki biz Müslümanlar, inancımız ve dinimiz açısından dünyadan tecrid edilmiş (yalnız) halde yaşamak istemiyoruz. İslâm nimetinin, İslâmî değerleri bütün insanların kabul ve paylaşımına açmayı esas almışızdır.
Türkiyemiz Müslüman bir ülkedir. 21.nci asrın eşiğine geldiğimiz bu günlerde kendisini hür dünyanın ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Dünyanın bir çok ülkeleriyle, özellikle de Batılılarla çeşitli alanlarda ve ciddi bir şekilde karşılıklı işbirliğine girmiş
durumdadır. Öyle anlaşılıyor ki, İslâm ülkeler dün olduğu gibi, bugün de yarın da Batı ve diğer ülkeler ile, yakın ilişkiler içerisinde olacaktır. Buna göre Kitabî din mensupları, birbirlerinin ibadet hürriyetlerini kısıtlayıcı durumlardan kaçınmalıdır. Birbirlerine ibadet hürriyeti sağlanmasına yardımcı olmalıdır. Ehl-i Kitabın yetkili temsilcileri ile, karşılıklı bilgilendirme, paneller ve seminerler
düzenlenmesi bugün bir ihtiyaçtır. Bunlar yapılırken, şu noktanın daima gözönünde bulundurulması esas alınmalıdır. Yeni dünya düzeninde, İslâm’ın evrensel ve bütüncül mesajı, diğer semavî dinlerin saliklerince de kabul edilmelidir.

SONUÇ OLARAK:
İlahî dinlerin en mükemmeli ve en kapsamlısı olan İslâm, insanlara genel bir çerçeve çizmiştir. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu da açıkça belirtmiştir. İnsan bu genel çerçeveyi ihlâl etmemek kaydı ile, istediği kadar aklını ve düşüncesini kullanmak ve geliştirmekle yükümlüdür. O nisbette de sorumludur. Çünkü aklı selime sahip her fert, hür iradesini ve aklını kullanarak kendi
tercihini yapmak özgürlüğüne sahiptir. İnsanın aklını kullanarak kendi inancını seçmesi onun en doğal hakkıdır. İslâm kişinin, inanma hürriyetine asla dokunmaz. İslâm baskı ve tazyik altında sağlanan bir imanı geçerli saymaz. İslâm’ın yüceliğini ortaya koyan deliller o kadar açık ve nettir ki, zorla bir kimseyi dine sokmaya bir ihtiyacı da yoktur. Yüce Allah kime hidayeti nasip
etmiş ise, o kimsenin gönlünü İslâm’a açar ve o kendiliğinden İslâm’ı seçer. Yüce Allah’ın göndermiş olduğu Vahiy, esas itibariyle, insanın aklına ve gönlüne hitab etmektedir: “İçlerinden zulmedenler bir yana, Ehl-i Kitabla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir. Ve biz
O’na teslim olmuşuzdur.” (23)
İşte Müslümanlar, bu doğrultular ışığında diğer din mensupları ile ilişkilerinin ne şekilde olacağını çok iyi değerlendirip, Kur’an’ın tavsiye ettiği çizgiden asla ayrılmamalıdırlar. Kur’an diğer din mensupları ile ne şekilde hareket edilmesini şöyle açıklamaktadır. “Ey insanlar hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık düşmanınızdır.” (24) Görüldüğü
gibi Kur’an’ın esas hedefi savaş değil, barıştır. İnsanların barış ve huzur içerisinde yaşamalarını temin etmektir. Öyleyse ilahî dinlerin mensupları neden birbirleri ile düşman olsunlar ki? Karşılıklı hak ve hukuka saygılı olmak şartıyla ve iyi niyetle yapılan anlaşmalar ve yardımlaşmalar bir birlerimizi anlamaya daha çok yardımcı olacaktır. Müslümanları aşağılamanın, onları
fundamantalistlikle suçlamanın ve onları barbar olarak göstermelerin çabası niye?
İslâm insanı kendi haline bıraktığına göre, ilahî dinlerin mensupları neden zorla birbirlerine inançlarını empoze etsinlerki? Halbuki semavî dinlerin salikleri inanmıyanlara karşı kendi aralarında müştereklerde birleşmelidirler. Bu günümüzde çok gereklidir. Bunun da yolu, birlikte yaşadığımız insanların sahip oldukları dini inanç, ibadet, örf, adet ve kültürlerini çok iyi değerlendirip, bunlarla
gerekli diyalog ortamını kurmaktır.

1- Hicr, 9.
2- Âli İmran, 3-6, 50; Bakara, 97; Maide, 46; Saf,3.
3- Bakara, 285.
4- Âli İmran, 19-85; Hac, 78.
5- Tecrid-i Sarih, C.9/179-180.
6- Âli İmran, 64.
7- Şura, 15.
8- Sebe, 28; Araf, 158.
9- Alak, 1-3-4-5.
10- Zümer, 9.
11- Fâtır, 28.
12- Aclûni, Keşfu’l Hafa, C.2/44 H.No, 1665.
13-      ”           ”       ”     C.1/363.H.N   1159, C.2/68  H.No: 1766.
14-Aclûni, Keşfu’l Hâfa, C.2/43, H. No: 1665.
15- Fatır, 2.
16- İbni Abidin, Kitabbul Hudud: (Babu’l Cizye C.3/374-380-382, İbni Sad, 1- 11-36-85 (Et-Tabakat).
17- Araf, 172. Ahmed Hamdi Yazır, Hak Dini  Kur’an Dili C.4/2323-2333.
18- Acluni, Keşfu’l Hafâ, C.2/218, H.No: 2341.
19- Enam,108.
20- Nahl, 125.
21- Acluni, Keşfu’l Hafâ, C.2/326, H.No: 3847.
22- Maide, 5.
23- Bakara, 208.
24- Ankebut, 46.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close