“İtikat hâline gelmeyen âfâki bilgi, bize bir yabancıdır ve sürekli hayata sahip değildir.” Bu yüzden “İnanmak, benliğin kendi mukadderatı önünde verdiği imtihandır. Onu aşk ile bağrına basanlar, bu imtihanda muvaffak oldular.” Çünkü “Sevgisi olmayan hakikata ulaşamıyor, gerçeği bilmiyor ve tam sevgi, gayesine ulaşmış sevgi, sonsuzluğun sevgisidir. Bu sevgi vücuttan geçer, bedenden taşar, fâni varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya temaşanın, ne de ilmin ve sanatın âşıkıdırlar. Gerçek âşıklar, aşkın âşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kâinatla şuur, birle bütün bağdaşır. Düşünce hareketleşir, varlık düşünceleşir.

Anlaşılamayan ortadan kalkar, anlatılamayan Bir kalır” (1)

Bin yıllık bir Türk-İslâm medeniyetinin edebiyatı, özü itibarıyla böyle bir anlayışın eseri olan “sevgi medeniyeti”ne dayanır.

Tevhitler, ilâhiler, naatlar, münacatlar, mevlitler… Belki yüzlerce, binlerce mesnevi, kaside, gazel… Sevgi ve sevgili üzerine sayısız edebî metinler. “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” esprisi bu medeniyetin meş’alesi.

İslâm sanatları ve estetiği, belli bir dönemden itibaren büyük ölçüde tasavvuf düşüncesi ve kurumları çevresinde gelişip onun kaynaklarından beslendiğinden, aşk ve varoluş ilişkisi, böyle bir edebiyatın temel meselesi olmuştur. “Bir olan”a ulaşmanın yolu aşktan geçmektedir. Bütün yalvarış ve yakarışlar, niyazlar sevgiliyedir. O ise her yerdedir. Her şeyde izi görülmektedir. Aşkın yolu da çilelerle doludur. “Mutlak olan”a ulaşmak, vuslata ermek için başka bir yol yoktur. Yani hayat, mutlak olanı idrâk etme, birlik’te ebediyete erme mücadelesidir.

İbn Arabî’ye göre “sevgi, varoluşun aslıdır”.
Biz sevgiden sudûr ettik
Sevgi üzerine yaratıldık
Sevgiye doğru yöneldik
Sevgiye verdik gönlümüzü (2)

Ona göre, “aşkın tanımı yapılamaz. Aşk ancak tadılır. Tadan da aşkın ne olduğunu anlatamaz. Sevgi evrenseldir. Annenin çocuğunu sevmesi, karı kocanın birbirini sevmesi, îlahi bir sır olarak, gayesi “bir tenle bir teni, bir canla bir canı kavuşturmak” olan sevginin evrenselliğine en güzel örnektir.
Aşk kendi içinde her zaman olumludur. Özü itibarıyla dirilticidir, birleştiricidir, kavuşturucudur. Fakat aşkın özü, mahiyetini bozanlarda nefrete, kine ve yıkıma dönüşür. Allah bu tür çirkin durumları sevmez. Çünkü “Allah güzeldir, güzelliği sever. Bütün aşkların nihaî noktası ilahî aşktır. Asıl olan sevgi Allah için Allah’ta sevmektir, Allah’ı sevmektir. O’nun sevgisiyle dirilmektir.
O’nun sevgisinde dirilmektir.” (3)

İbn Hazm için “aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme onların en yüksek temel ögelerinden meydana gelir.” Aşkın çok çeşitli türleri vardır. Ama “En yüksek nitelikteki aşk, Yüce Allah’ta (yani O’nun rızası uğrunda) sevişenlerinkidir.” O, buna “gerçek aşk” der. (4)

Mevlânâ’nın varlık anlayışında insan, ruh ve bedenden oluşan bir bütündür. Ruh, ilâhî âlemden gelmiş, bedene girmiş, bu sebeple gerçek yurdundan ayrılmıştır. Ruhun, geldiği ilâhi kaynağa duyduğu hasret, ebediyete kavuşma arzusudur. Bedende bulunmakla fâni bir varlığın eseridir. Ancak hasretle olgunlaşır ve daha yüce bir mertebeye ulaşır. Bu yüzden hasret, ruhu geliştiren, olgunlaştıran bir güçtür. Allah aşkının sebebi de hasrettir. Ancak hasret çeken gerçek anlamda sevebilir.

Yunus Emre’nin ise Allah aşkından başka hiçbir şeyde gözü yoktur:
Aşkın aldı benden beni bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni

Aşkın âşıklar öldürür aşk denizine daldırır
Tecellî ile doldurur bana seni gerek seni

Ve aşkında bazen kendinden geçer:

Cânlar cânını buldum bu cânım yağma olsun
Assı ziyândan geçtim dükkânım yağma olsun

Ben benliğimden geçtim gözüm hicâbın açtım
Dost vaslına ulaştım gümânım yağma olsun

Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu
Lâ-mekân kavmi oldum mekânım yağma olsun. (5)
Fuzulî;

Âlemi pervâne-i şem’-i cemâlün kıldı aşk

Cân-ı âlemsin fedâ her lahza bin cândır sana diyor. “Buradaki cemal, Cemal-i mutlak’tır. Sofilere göre âlemin meydana gelişinin nedeni aşktır. Dünya, aynı zamanda Vücud-ı mutlak olan Tanrı’nın aşk-ı zâti ile kendini görmek, göstermek ve bilinmek istemesinden doğmuştur. Tek varlık odur.
Âlemdeki her şey, herkes Vücud-ı Mutlak’ın eseridir.” (6)

Allah sevgisini bütün sevgi türlerinin en üstünde gören bir medeniyetin edebiyatında, Allah’ın sevgili kulu ve son elçisinin sevgisine, övgüsüne özel bir ihtimam gösterilmesinden daha tabiî ne olabilir? Çünkü o, âlemin efendisidir. Büyüklüğüne duyulan hayranlık, üstün özellikleri ve mucizeleri ile bütün bir edebiyatta, sözlerin en güzeli onun için dile getirilmiştir. Bu yüzden edebiyatımızda “Hazreti Peygamber övgüsündeki şiirler, özellikleri olan bir tür teşkil eder. Hemen her Müslüman şairin divanında kaside ve musammat gibi herhangi bir nazım şeklinde yazılmış bir naat mutlaka bulunur. Mesnevilerde ise özellikle Miraç mucizesi yer alır.” (7)
İ

şte bu çerçevede, Şeyh Galip’ten Peygamberimizi öven etkileyici bir şiir: Müseddes-i Naat-i Şerif-i Nebevi.
Sultan-i rusül şâh-ı mümeccedsin efendim
Bîçârelere devlet-i sermedsin efendim
Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin efendim
Menşûr-ı “le’amrük”le mü’eyyedsin efendim
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammed’sin efendim
Haktan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim
(…)
Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i ceza’da
Gülbank-i kudûmun çekilir Arş-i Hudâ’da
Esmâ-i şerîfin anılır arz u semâda
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim
Hakdan bize sultân-ı mü’eyyedesin efendim
(…)
Ümmîddeyiz ye’s ile âh eylemeyiz biz
Sermâye-i îmanı tebah eylemeyiz biz
Bâbın koyup ağyâra penâh eylemeyiz biz
Bir kimseye sayende nigâh eylemeyiz biz
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim
Hakdan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim
(…) (8)
Peygamber, “Mutlak sevgili”nin “habibim” dediği kutlu insandır. Onu sevmekle mutlak sevgiliye ulaşılmış olur. Bir kurtuluş umududur o. Adı ise önemli değildir. Sezai Karakoç bu durumu ne güzel ifade ediyor:
Sana Leylâ Suna dedim şiirlerde şarkılarda
Gerçek adın bir fısıltı gibi kaldı ağızlarda dudaklarda
Çatlar yüreğim bir nar gibi o sırrı anar da
Avunurum doğumundan gelen muştulu armağanlarla (9)
Peygamber sevgisi bir anahtar sevgidir; ufuk açan, yol gösteren bir sevgi. Bu şuur en muhkem ifadesini Necip Fazıl’da bulur:
Müjdecim, kurtarıcım, efendim, peygamberim;
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim (10)
Evet, Türk-İslâm medeniyeti bir sevgi medeniyetidir. Tarih boyunca hep böyle kotarılagelmiştir. Damgasını mimarîye, musikiye, düşünceye, edebiyata vurmuştur. En önemlisi, insana vurmuştur damgasını. İşte, biz böyle bir sevgi medeniyetinin insanlarıyız.

1) Nurettin Topçu, Var olmak, Dergâh Yay., 1997.
2) İbn Arabî, İlâhî Aşk, Çeviren: Mahmut Kanık, İnsan Yay., 1988.
3) Mahmut Kanık, “Giriş”, age.
4) İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı, Çeviren: Mahmut Kanık, İnsan Yay., 1985.
5) Yunus Emre Divanı, Hazırlayan: Dr. Mustafa Tatçı, Akçağ Yay., 1991.
6) Haluk İpekten, “Gazel Şerhi Örnekleri”, Türk Dili (Divan Şiiri Özel Sayısı), 1986.
7) Abdülkadir Karahan, “Hazreti Peygamber Övgüsünde Şeyh Galib’in İki Müseddesi Üzerine”, Şeyh Galib Kitabı, İstanbul Büyükşehir Yay., 1995.
8) agy.
9) Sezai Karakoç, Şiirler VI (Leylâ ile Mecnun), Diriliş Yay., 1980.
10) Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yay., 1991.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close