17 Ağustos 1999 tarihinde millet olarak son yüzyılın en büyük felaketlerinden birini yaşadık. Önce 17 Ağustos saat 03.02’de İzmit, Gölcük, Yalova, Adapazarı, Eskişehir 7.4’lük; daha sonra da Bolu, Düzce ve Kaynaşlı civarı 7.2’lik büyük birer depremle sarsıldı. Milletçe acılara boğulduk. Binlerce insanımızı ebedi aleme uğurladık. Evladını şefkat ve muhabbetle okşayamadan kara toprağın bağrına giren nice anneler ile, annesinin şefkat duygularına muhatap olamadan hayata veda eden nice bebekler bu depremin bize bıraktığı anılardan sadece birkaçıdır. Diğer yandan; binlerce insanımız evsiz barksız kaldı. Büyük kentlerimiz harabelere dönüştü. Kimi çocuklar öksüz ve yetim kaldı. Maddi kayıpların kesin hesabını çıkarmak imkansız. Depremin oluşturduğu sarsıntı ve ruh bunalımı ise hala sürmekte. İnsanlar, tabiî felaketler karşısında ne kadar âciz ve çaresiz kalabileceklerine bir kez daha şahit oldular.

Yüzyılın bu âfeti bütün bu götürülerinin yanında şüphesiz bizlere bir şeyleri de hatırlattı. Her şeyden önce bizleri bir daha bu tür felaketleri yaşamamak için beşer olarak ne yapmamız gerektiği sorusunun cevabını aramaya sevk etti.

Şüphesiz bu sorunun cevabını ararken özellikle şu hususun altının çizilmesinde fayda vardır: Herhangi bir doğal afetten korunmak için somut çözüm yollarını ilgili bilim adamları tespit edecektir. Dinin bu noktadaki fonksiyonu sadece genel ilke ve hedefleri belirlemekten ibarettir. İnsanlara düşen görev, dinin belirlemiş olduğu bu hedef ve ilkeler doğrultusunda ilim adamlarının yaptıkları ikazları dikkate almak ve onların ortaya koydukları çözüm yollarını uygulamaktır.

Evimizi yaptığımız yerler ve binamız hakkında gerekli araştırmayı yapıp tedbirleri almadan, binalarımızı ilmine ve tekniğine göre yapmadan, işleri Allah’a havale etmek ve netice itibariyle meydana gelen musibet, bela ve kazaları, “Allah böyle dilemiş, takdiri ilâh­î buymuş, kader” deyip geçiştirmek asla doğru değildir. Bu konuda bize düşen; vazifemizi yapmak, Allah’ın işine de karışmamaktır. Bütün esbaba (sebeplere) sarıldıktan sonra meydana gelecek musibet, felaket ve zararlar için Müslüman Allah’a sığınmalıdır. Tevekkülün gerçek espirisi de budur.

Depremde binaların yerini belirlemekle görevli olanlardan tutun, imar ve iskâna izin verenlere, eksik malzeme kullanan müteahhitlere, onları denetleme ile görevli mimar ve mühendislere, tehlike arz eden ve girilmez raporu verilen binalar ve enkazın içine tedbirsizce girenlere varıncaya kadar, herkesin belirli ölçülerde sorumluluğu vardır. Herkes, sorumluluğu nispetinde Allah’u Teala’ya hesabını verecektir.

Ülkemiz jeolojik açıdan deprem, sel, çığ ve orman yangını gibi felaketin sıkça yaşandığı bir konumdadır. Her bölgenin durumuna göre; ilim ve fennin teknik imkan ve uyarıları dahilinde, yapılanmaya gitmek gerekir. Bunları görmezlikten gelmek, bu husustaki uyarıları göz önünde bulundurmamak, denetim ve kontrol görevi olanların işlerinde ciddi davranmamaları kul hakkına tecavüzdür, felaket ve musibetlere bile bile davetiye çıkarmaktır.

Yerleşim bölgesi seçilirken alt yapıyla ilgili her türlü çalışmanın yapılması, toprağın alt katmanlarının araştırılarak hangi tür yapının uygun olacağının tespit edilmesi, ilgili bütün birimlerin bu hususlara araştırılmalarıyla katkıda bulunmaları aynı zamanda dini bir görevdir.

Bu türden felaketlerin sonrası için her türlü tedbirlerin önceden alınması, yetişmiş insan gücü için her türlü eğitimin yapılması ve toplumun eğitilmesi şarttır.

Depremi, maddi hayatımıza yönelik tehlikeye karşı olduğu gibi manevi ve ölüm ötesi hayatımıza zarar verecek durumlara karşı da bir uyarıcı gibi değerlendirmek gerekir. Ne kadar rahat ve uzun yaşarsak yaşayalım, ölüm denen gerçekle her an karşılaşabileceğimizi, pek çok insanımızı kaybederken gördük. Hayatın tüm kısalığına rağmen, onu, Rabbimizin bizden istediği yönde ne derece değerlendirip değerlendiremediğimiz konusunda bir öz eleştiride bulunmak hepimize düşen bir görevdir.

Bu deprem bize aynı zamanda kederde ve tasada Türk milletinin birbirine nasıl kenetlendiğini de gösterdi. Nitekim yediden yetmişe kadar bu vatan toprakları üzerinde yaşayan insanlar tek yürek oldular ve depremde zarar gören kardeşlerimize yardıma koştular. Bu; bizim necip milletimizin fıtratında var olan yüce bir haslet, güzel bir duygudur. Diğer yandan; sadece ülkemizden değil, dünyanın her yerinden değişik dinlere ve farklı kültürlere mensup insanlar, sırf insani mülahazalarla yaşanan bu dram karşısında harekete geçip öbek öbek ülkemize akın ettiler. Bu davranışlarıyla insanlık ailesinin özünde aslolanın; sevgi ve merhamet olduğunu; kin ve düşmanlıkların ise gerçek karşısında kaybolmaya mahkum olduğunu gösterdiler.

Bu vesileyle her iki depremde de hayatını kaybeden vatandaşlarımıza bir kez daha Cenab-ı Hak’tan rahmet, ailelerine ve aziz milletimize başsağlığı dilerken, bu tür felaketlerin bir daha yaşanmamasını Yüce Mevla’dan niyaz ediyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Close