Namaza dahil olan farzlar, (namazın içindeki farzlar) nelerdir?

Namazın şartlarından olan namaza başlamadan önceki farzları bu yazımızda izah etmeye çalıştık.

Şimdi ise namaza dahil olan farzları açıklamaya çalışacağız.

Namazın farz­ları altıdır:

1- İftitah (namaza girme) tekbiri.

2- Kıyam.

3- Kıraat.

4- Rüku.

5- Sücud.

6- Kade-i Ahire (son oturuş).

Bunlara namazın rükünleri denir. Bunlar namazın aslını ve te­melini teşkil ederler. Yukarıda sayılan on iki farzdan başka namazda “tadil-i erkan”a riayet edilmesi İmam Ebu Yusuf ile üç imama göre farz olduğu gibi namazlardan kendi iradesi ile çıkmakta İmam-ı Azam’a göre farzdır. Buna” huruç bi sun ihi”denir. Yani kendi iradesi ile çıkmak denir. Bunlarla namazın rükünleri sekiz olmuş olur. Bunlar da sırasıyla açıklanacaktır.

1- İftitah tekbiri nedir?

Namaza Allahu Ekber diyerek başlanır. Bu bir iftitah (başlangıç) tekbiridir. Buna tahrimede denir. İftitah tekbiri ancak Allah’ın şanını yüceltecek olan ona mahsus bir ifade ile yapı­lır. Bu tekbir ile namaza girilmiş ve dünya işleri ile ilgi kesilmiş olur. Tahrime tekbiri hanefilere göre namazın rükünlerinden değil, belki şartıdır. Ve namazdan öncedir. Böyle olmakla beraber namazın rü­künlerine çok yakın olduğu için bu da bir rükün sayılmıştır.

Üç imama göre iftitah tekbiri namazın bir rüknüdür. Zira Re­sulü Ekrem (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur:

Namaza başlarken Allahu Ekber yerine Allahul Kebir veya Al­lah denilse de farz için kâfidir. Zira bunlarda yüce Allah’ın şanını yücelten mana vardır. Fakat şu ifadelerle namaza başlanmaz; Al-lahümmeğfirli, Estağfirullah, Eüzubillah, Bismillah. Zira bunlar bi­rer dua sözleridir. Ve tazimi ifade etmezler.

Bir elif ziyade ederek  Allahu Kebbar denilmekle namaza başlanmış olunmaz. Eğer namaz içinde bu şekilde söylenirse namaz batıl olur. Zira anlamı değişmiştir. Bir kimse Allah ismi celiline med yani uzatma ilavesiyle Aallah dese elifi istifham şüpheyi meydana getirdiği için namazı bozar. Eğer bir kimse Allahu Ekber yerine Allahu Egber yani k yerine farsça g denilse bu şekilde söylenmesiyle namaza başlamış olur.

İmama uymak iftitah tekbirinin hepsini kıyam halinde getiril­mesi şarttır. Bunun için rüku halinde bulunan bir imama uyan kimse kıyam halinde Allahu Ekber demesi şarttır. Şayet Ekber sö­zünü rükua vardıktan sonra derse imama tabiiyeti sahih değildir. İmam-ı Azam’a göre tazim ifade eden isimlerden herbiri ile namaza başlamak caizdir? Subhanallah, Allahu İlahun La İlahe İllallah tes-bihleriyle de namaza başlanmış olur. Elhamdülillah, La îlahe Ğay-rühü, Tebarekallah gibi teşbihlerle de olur. İmam Yusuf ve İmam Muhammed’e göre Allahu Ekber yerine Allahu Azamu Er Rahmanu Ekber , Allahu Ecellü gibi isimlerle namaza başlanmış olur.

Yalnız tek başına Ekberü, Ecellü, Azamu denilse yeterli değil­dir. Bu konuda ittifak vardır. İmam-ı Azam’a göre sadece Allah veya Allahümme veya Errahman veya Rab demekte yeterlidir. îmameyne göre yeterli değildir.

İmam rükuda yetişen kimse getirdiği tekbirle iftitah tekbirini değil rükua gitme tekbirini bile kasdetse yine namaza başlanmış o-lur. Zira maksadı namaza başlayıp imama tabi olmaktır.

Cemaatle kılman namazlarda birinci rek’ata yetişmiş olan kim­se iftitah tekbirinin sevabına yetişmiş olur. En sahih görüş de bu­dur. Eğer imamla beraber iftitah tekbiri getirirse bunun sevabı daha çoktur. Zira sahabe-i kiram buna yetişmek için çok dikkatli ol­muşlardır. Salih olanlarda adetlerini buna göre ayarlamışlardır.

Okur-yazarı olmayan ya da dinsiz olan kimsenin niyetini yalnız kalbiyle yapması kâfidir. Çünkü niyetin yeri kalptir. Bu konuda mezheplerin ittifakı vardır. Zaten dille niyetin söylenmesi sünnettir. Arapça söylemekte güçlük çekmeyen bir kimsenin Farsça söylemesi tenzihen mekruhtur. Bu İmam-ı Azam’a göredir. İmameyne göre Arapça söylemesi güç değilse bunun Farsça söylenmesi caiz değildir. İmamların ihtilafları zikirler, kunut, teşehhüd dua ile teşbihler ara­sında fark gözetmeden caridir. Ayrıca dil başkalığı ise yalnız Farsça değil aynı zamanda bütün dillere yani Arapçadan başka bütün dille­re şamil gelmektedir.

Imameynin bu konu hakkındaki içtihadı dinin umumi usulü ile daha uyum içindedir. Zira Allah ve Resulü tarafından ibadet öl­çüleri içinde olan Arapça kelime ve cümlelerin mana ve esrarının başka bir feyiz ve hikmeti vardır. Zira bu feyiz ve hikmeti başka bir dile çevirüdiği zaman görmek mümkün değildir.

Kişi Allahu Ekber demekle Cenab-ı Kibriyayı tasvif etmektedir. Bu cümle hazifle okunur. Hazf musallinin Allah lafzının hemzesinde ve Ekber lafzının ba’sında uzatma yapmamasıdır. Eller kaldırıldıktan sonra tekbir alınır. En sahih kavilde budur. Zira iki eli kaldırma işin­de yüce Allah (cc)’in dışındaki kimselerden büyüklüğü uzaklaştırma vardır.

Şu halde uzaklaştırma evvela yapılır. Eller her iki kulakların hizasına kaldırılır. Her iki elin baş parmakları kulak yumuşaklarına değdirilir. Bundan sonra Allahu Ekber denir. Kadınsa bu işi iki elini omuzlan hizasına kaldırır ve Allahu Ekber der. Sahih olan kavilde budur. Bayanların bayram ve kunut tekbirleride bu şekildedir. -Eğer imam Allahu Ekber demeden evvel bir kimse tekbir getirirse en doğ­ru görüşe göre bu caiz değildir. Yani namaza başlamış olmaz.

2- Kıyam nedir?

Namazın farzlarından biri de farz ve vacip namazlar­da kıyam yani ayakta durmaktır. Bir rükündür ve esastır. Bunun i-çin kıyama gücü yeten kimsenin farz veya vacip namazlarda otura­rak kılması caiz değildir ve namazı batıldır.

Bir hasta, gerçek olarak veya hükmi olarak ayakta durmaya muktedir değilse oturarak kılması caizdir. Eğer gücü yetiyorsa o za­man rüku ve secdeleri yapar. Zira zorluklar kolaylığı kazandırır. Za­ruretler ise kendi miktarmca bir ölçüye bağlanır. Herhangi bir kimse bir yere dayanmak suretiyle namaz kılabiliyorsa oturarak kılması caiz değildir.

Gene bir süre ayakta durmaya gücü yetiyorsa o süreyi ayakta geçirmesi gereklidir. Daha sonra oturarak namazını bitirir.

Şayet bir kimse yalnız iftitah tekbirini ayakta almaya kuvveti yeten kimse iftitah tekbirini ayakta almaya zorunludur. Sonra otu­rup namazını bitirir. Herhangi bir hasta ayakta durmaya kudreti varsa fakat rüku ve secdeye veya yalnız secde etmeye kuvveti yet­mezse o zaman ayakta kılması lazım olmaz. Öyle kimse oturup ima ile namaz kılar.

Fakat İmam Züfer ile üç imama göre namazın ayakta işaret ile kılınması lazımdır. İşaretten maksad namaz başı aşağıya doğru eğe­rek rüku ve secde için yapılan işarettir. Fakat secde için yapılan eğil­me hareketi, rüku için yapılandan daha aşağı olması lazımdır. Şayet bir kimse ayakta namaz kıldığı takdirde Kur’an okumaktan acizse o zaman oturup kıraatle kılar. Eğer ayakta bir miktar okumaya gücü olursa gücüne göre ayakta okur. Diğer kıraat kısmını ise oturarak o-kur.

Secde ve rüku ile namaz kıldığı takdirde yarasından kan aka­cak olursa, öyle kimse namazını ayakta veya oturarak işaretle kılar. Eğer bir kimse ayakta namaz kılmış olursa idrarını tutamaz bir hal­de olur. O zaman oturarak rüku ve secde ile kılar. Bir kimse eğer kendi başına namaz kılsa kıyame gücü vardır. Cemaatle kıldığı za­man gücü yoktur. Öyle kimse ayakta namaza başlar, sonra oturur.

Eğer gücü varsa rüku için gene ayağa kalkar ve rüku eder. Yalnız na­mazı bir daha iadesine gerek yoktur.

Oturduğu halde rüku ve secdeye gitme gücü olmazsa, o zaman başıyla işaret ederek rüku ve secdesini yapar. Fakat secdesi, rüku-dan daha ziyade başını eğer. Bir şeyin üzerine secde etmek için yas­tık gibi bir şeyin getirilmesi lazım değildir. Şayet bir şeyin üzerine başını koysa ve secdeye gitse caizdir. Şu halde secde yerinin sertli­ğini hissederse namazını rüku ve secde ile kılmış olur. Şayet hisset­mezse işaretle kılmış sayılır.

Oturarak namaz kılmaya gücü olmazsa o zaman sırt üzerine yatarak ve ayaklarını kıble tarafına doğru uzatarak daha sonra rüku ve secde için işaret ederek namazını tamam eder. Başıyla işaret ede­bilmesi için omuzlarının altına layık bir şey konur ki yüzü kıbleye yönelmiş olsun. Şayet yüzü kıble tarafında olursa sağ yanı üzerine yatıp ima ile rüku eder ve secde yapar.

Sadece arka üzerine namaz kılmak yanı üzerinden daha fazi­letlidir. Oturarak namaz kılmaya gücü yeten kimse için eğer müm­künse teşehhüd halinde oturması evladır. Ve böylece namazını ta­mamlar. Şayet gücü yetmiyorsa gücüne göre kılar. Bir hastanın ba­şıyla işaret etmeye gücü yetmezse namazını sonraya bırakır. Kalbiy­le, kaş ve gözleriyle işaret etmez. Bu hüküm İmam-ı Azam’a göredir. İmam Şafii ve İmam Züfer’e göre kalp ile ima olur. Ebu Yusuf a göre bu durumda kalple işarette bulunmasada göz ve kaşlarla işaret e-der.

Başka bir rivayette ise şu şekilde olan hastanın acziyet hali bir gün ve bir geceden fazla olsa bu zamanda namazları büsbütün üze­rinden farziyeti sakıt olur.

Bu durumda aklı başında dahi olsa durum değişmez. Bir kim­senin baygınlığı bir gün ve bir geceden az olursa bu arada geçen na­mazlarını kaza eder. Bu hüküm İmam-ı Azam’a göredir. İmam Mu-hammed’e göre ise geçmiş olan namazları vakitleri itibariyledir. Bu­nun için İmam Muhammed’e göre ise geçmiş namazları beşten fazla olsa sakıt olur. Beş vakitten az olursa kaza etmesi gerekir. İmam Muhammed’in görüşü daha sahih görülmektedir.

Velhasıl namaz tam bir özür olmadıkça terkedilmez ve gecik­tirilmez. Aksi halde yüce Allah’ın azabı çok çetin ve çok şiddetlidir. Bu durumdan yüce Allah’ın varlığına sığınırız.

Bir özür olmadan farz namazlar hayvan üzerinde kılınmaz. Bu hükümde vitr namazıyla cenaze namazı ve yerde okunmuş olan tila­vet ayetinin secdesi ve kazası namaz ile aynıdır. İmam-ı Azam’dan bir rivayete göre sabah namazının sünneti de bir özür olmazsa hay­van üzerinde kılınmaz. Nasılki yürümekte olan bir hayvan üzerinde farz ve vacip namazlar kılınmazsa hareket halindeki günümüz vası­taları üzerindede farz ve vacip namazlar kılınmaz.

Şayet hareketsizseler bu durumda sedir hükmünde oldukların­dan bütün namazlar üzerinde kılmabilir. Yürümekte olan bir vapur içinde özür olmakla beraber tüm namazlar oturularak kılmabilir. Fa­kat ayakta kılmak daha evladır. Bu îmam-ı Azam’a göredir. İmamey-ne göre baş dönmesi gibi bir özür olmazsa yürüyen vapur içinde farz olan bir namazın kılınması oturularak caiz değildir. Zira kıyam yani ayakta durmak namazın rüknüdür. Özürsüz olarak bu rüknün terki caiz değildir.

Ebu Hanife’ye göre ise gemide baş dönmesi galip olduğu için elbette muhakkak hükmündedir. Deniz kenarında veya deniz içinde bağlı olmak şartıyla şayet çalkalanmazsa o zaman yer hükmündedir. İçinde ayakta olarak namaz kılmabilir. Eğer çalkalanırsa o zaman hayvan hükmünü alır. Fakat imkan varsa çıktıktan sonra yerde kıl­mak lazımdır. Harekette olan bir uçakta yürümekte olan gemi gibi­dir. Bu uçağın yürümesi ve durması yolcunun elinde değildir. Eğer bir deve yürümekte ise üzerindeki mahmilin iki gözü hayvanın sırtı gibidir. Şayet öyle gibi bir hayvanın üzerinde mahmilin (içinde insan oturan eğerin) iki gözü altında yere dayanmak için bir ağaç dikildiği takdirde yer üzerindeki tahta sedir ve minder halini alır.

Bir kimse hayvan üzerinde namaz kılarken rüku ve secdeyi i-şaretle yapar. Secdede, rükudan biraz daha fazla eğilir. Hayvan üze­rindeki eğer gibi herhangi bir eşya üzerine başını koyarak secde et­mesi mekruhtur.

Sünnet ve müstehap namazlar özürsüz olarak oturularak kılı-nabilir. Fakat ayakta kılınmaları daha faziletlidir. Bu görüşte alim­lerin ittifakı vardır. Fakat Ebu Hanife’ye göre sabah namazının sün­neti bunun istisnasıdır. Yani özürsüz olarak oturarak kılınmaz. Te­ravih namazıysa ne kadar oturarak kılmırsa da kerahat vardır.

Bir kimse sünnet namazı oturarak başlasa ve ayakta bitirse caizdir ve bunda alimlerin ittifakı vardır.

Herhangi bir kimse ayakta başlamış olduğu bir sünnet namazı özürsüz olarak oturarak tamamlamasında kerahat vardır. Şayet yo-rulursa caizdir.

Namaz kılan bir kimse kıyamdayken sağ elini sol elinin üzerin­de göbeğinin altında bağlar. Şafii {ra)’a göre göbeğin altına konur. Hanefüere görede böyledir. Şekli şöyledir; sağ elin avuç İçini sol elin avucunun sırtı üzerine koyup baş parmağıyla küçük parmağını sol bileği üzerinde halka etmektir. Her iki elini rükudan kalktıktan son­ra salıverir. Bu durum bayram namazlarında da böyledir. İmama Muhammed’e göre cenaze namazları da bu şekildedir.

Sözün kısası sünnet olan her kıyamda iki elin bağlanmasıdır. Bu şekilde olmazsa her kıyamda da ellerini salıverir. Namaz kılan sena eder. Yani;

Sübhaneke, Alîahümme ve bi hamdık, ve tebarekesmük, vetea-laceddük, vela ilahe ğayrük” duasını okur. Bu duanın manası şöy­ledir: “Ey Aîlahım! Seni teşbih ve tenzih eder, sana hamdü senada bulunurum. Senin mukaddes ismin mübarektir ve senin azamet ve ce­lalin çok yüksektir. Ve senden başka mabud yoktur.”

Yalnız bir fark vardır. “Ve cette senaüke farzlarda okun­maz. Zira meşhur hadislerde zikri yoktur. Namaz kılan bir kimse “sübhaneke”yi gizli olarak okuyacak. İsterse imam olsun, isterse tek başına kılsın. Eğer imama uysa uymasıda açıktan okumaya başladı­ğı zamanda olsa “sübhaneke” duasını okumaz. Şu halde gerek gizli okuyana uysun, gerekse açıktan okuyana uysun fark yoktur.

İnni veccehtü vechiye lillezi ayeti kerimesi sübhanekeye eklenmez. İmam Ebu Yusuf (ra) bu görüşte değildir. Zira ona göre namaz kılan kimse tekbiri söyledikten sonra “İnni vec­cehtü vechiye lillezi” ayeti kerimesini sonuna kadar okur. İmam Ebu Hanife ile İmam Muhammed’e göre eğer tekbirden önce kalbin hazır olması için okursa bu pek güzeldir. Kıraat için gizlice “Eüzübülahi mineşşeytanirracim” der. Şu halde sena yani “sübhaneke için okumaz.

Cemaatle namazın evveline yetişemeyen kimse geçen rek’atla-rın kazasında ‘Eüzü” okumaz.

Zira mesbuk kıraat eder ve şu halde sübhaneke yi okumaz. Yakında yani başlangıçta “sübhaneke”yi okumuştu. O halde “Eüzü” okur. İmama tabi olan kimse “Sübhaneke’yi okur, “Eüzü”yü oku­maz.. İmam “Eüzü”okumayı bayram namazının tekbirlerinden son­raya bırakır. Zira bayram namazının tekbirleri “Sübhaneke’yi oku­duktan sonradır. Şu halde uygun olan “Eüzü”nün “Sübhaneke’ye değil kıraate bitişik olması lazımdır.

Zikir olunan işte sağ eli sol eli üzerine koymak, “Sübhaneke” okumak, “Eüzü”yü okumak, rükudan kalktığında ve bayram tekbir­leri arasında elleri salıvermek gibi şeyler sünnetlerdir.

3- Kıraat nedir?

Namazın farzlarından biri de kıraattir. Yüce Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

Kurandan kolayınıza geleni okuyun Bu em­ri şerifine göre kıraatin farz olan miktarı bir ayettir. İmam-ı Azam’a göre bu farz bir tek ayetin okunmasıyla yerine gelir. Bu ayet ne ka­dar kısa olsada gene farziyet yerine gelir. En sahih görüşte budur. Bu bakımdan ona göre Sümme kutile”,”Keyfe kaddere”,”Sümme nazare” gibi iki kelime­den meydana gelen kısa bir ayet okumak caizdir. Bu imamın görüşü tüm meşayih tarafından kabul edilmiştir.

Bir ayetten azı ise bi’1-icma kıraatten hariçtir. Uzun bir ayet iki kısma ayırılıp her kısmını bir rek’atta okumak örneğin, Ayet-el kürsi ve sure-i Bakara’nm sonundaki Mudayene ayetidir. Bunların yarısı­nı bir rek’atta, diğer yarısını ikinci rek’atta okumak sahih olan görü­şe göre yeterli olur. Zira bunlar üçer kısa ayete eşit olur. îmameyne göre farz olan miktarı üç kısa ayettir.

Uzun ayetten maksad ayet-el kürsi ve sure-i Bakara’nın sonun­daki Mudayene ayetidir. Bir ayet ile kifayet eden kimse günahkar olur. Fatiha’yı okumak ve Fatiha’ya bir sure veya bir sure miktarı ayet eklemek vaciptir. Bir ayetle yetinmekle vacip terkedilmiş olur. Musalli kimse tekbir, sübhaneke ve eüzüden sonra ancak fatihada gizli olarak besmeleyi okur. Yani;

Bismiüahirrahmanirrahirn” gizlice söylendikten sonra fatihayı okur. Fatihadan sonra surede besmeleyi okumaz. Fatihadan sonra gizli olarak amin diyecek. Böyle yapmaktan isterse imam olsun, isterse tabi olsun ve gerek tek başına kılan kimse olsun bu şekilde ya­par. Şu halde fatihaya bir sure ve üç ayet ekler. Surelerden han­gisini isterse okuyabilir. Fatiha ile zammi sureden başkası sünnettir. İmam-ı Azam’dan İmam Hasan rivayet etmiştir ki; Namaz kılan kim­se namazın başında besmeleyi okur. Bundan sonra besmeleyi tekrar okumaz. Zira besmelenin okunması sadece eüzü ve sübhaneke gibi namazı açmak için söylenmesi meşru olmuştur.

Fatiha ile zammi sure vaciptir. Fatihayı okumak bir rükün de­ğildir. Fatihaya sure eklemekde rükün değildir. İmam Şafii şöyle der: Musalli namazda fatihayı bir rükün olarak tayin eder. Hatta ve hat­taki herhangi bir rek’atta ondan bir harf terketse namazı caiz olmaz. İmam Malik’in fatihada ve zammi surede ihtilafı vardır. Onun delili ise Resulullah (sav)’in şu hadisidir:

Fatihasız ve beraberinde zammi suresiz namaz yoktur. İmam Şafii’nin delili ise Resulullah (sav)’in;

Fatihasız namaz yoktur” kavli şerifidir.

Namazda kıraat: Musalli kendisi işitebilecek derecede dili ile harfleri belirterek Kur’an-ı Kerim ayetlerinden bir miktar okuması namazın bir rüknü olarak farzdır. Kendisi duymayacak kadar bir sesle okuyuş kıraat değildir. Yalnız tabi olan kimse kıraatin okun­masında müstesnadır. Böyle kimse Kur’an okumaz.

Vitrin ve nafile namazların bütün rek’atlarında, iki rek’atlı farz­ların her iki rek’atında kıraat farzdır. Fakat dört rek’at farz namazlar hariç üç rek’atlı farz namazda tayin yapılmaksızın yalnız iki rekat­larında kıraat farzdır. Kıraatin ilk iki rek’atta yapılması vaciptir. Bu sebeple ilk iki rek’atta kıraatin kasden terkedilmesi mekruhtur. Ya-nılarak terkedümesinde sehiv (yanılma) secdesi yapılması lazımdır.

Farzların diğer rek1 atlarında fatiha okunması vaciptir. Yanıla-rak fatihanın terkedilmesi sehiv secdesini gerektirir. Fakat diğer ri­vayetlere göre ise üçüncü ve dördüncü rek’atlarında Kur’an oku­manın yerinde fatihanın okunması sünnettir. Bir ayeti kerimeden başkasını gücü yetmeyen kişi, o ayeti kerimeyi İmam Ebu Hanife’ye göre bir rekatta bir defa okur, üç sefer okumaz. îmameyne göre İse üç sefer tekrarlar.

Fakat üç ayet okumaya gücü yeten kimsenin bir ayeti üç kez tekrarlaması imameyne göre caiz değildir. İmam Ebu Hanife’ye göre Tevrat, încil veya Zebur’dan namazda bazı parçalar okusa ve bu par­çaların değişmemiş olduğunu kuşkusuz biliyorsa caizdir. îmam-ı Azam’a göre Kur’andan maksad, Allah kelamına delalet lafızdır, ama bu Arapça lafız olma itibarıyla değildir.

Şu halde Allah kelamıyla kaim olan sıfat itibarıyladır ki bu ib­retler, hikmetler, öğütler, övgü, nasihat ve saygılardan ibarettir.

Arapça telaffuzdan aciz olan kimse Farsça yerine getirmek hem İmam Ebu Hanife’ye hemde Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre caizdir. Arapçayı iyi bilen kimse için başka lisan ile kıraat oku­mak bütün görüşlere göre caiz değildir. Şu halde dilini Arapçaya döndüremeyen, Arapça telaffuz edemeyen, ümmi olan bir kimsenin alışmcaya kadar kendi lisanıyla ayetleri okuyabilir.

İmam Şafii’ye göre ise uygun biçimde isterse iyi telaffuz edebil­sin, isterse edemesin başka bir lisan ile kıraat okumak kesinlikle ca­iz değildir. Zira Kur’an Arap lügati üzerine inmiştir. Bu bakımdan başka bir lisan ile okunan şey Kur’an olmaz. Zira Arapça çok zengin bir dildir. Kelimelerin kendilerine göre ve bulunduğu cümle itibarıyla çok manası vardır. Tecüme ise yalnız bir manaya işaret eder. Şu halde Arapçayı beceremeyen kimse öğreninceye kadar kıraat bedeli­ne tehlil ve teşbihte bulunabilir. Örneğin; sübhanallah ve Lailahe il­lallah der.

4- Rüku nedir?

Namazın farzlarından biri de rükudur. Namaz kılan, başını eğerken rüku için tekbir alır. Zira Resulü Ekrem (sav) efendi­miz başını eğerken ve kaldırırken tekbir alırdı.

Musalli rükuda her iki elleri ile her iki dizleri üzerine dayanıp parmaklarını açar. Parmaklarını açması ancak bu halde olur. Namaz kılan kimse sırtını düz yaparak rükuya gider. Öyle düz olacak ki su dökülse su sırtında duracaktır. Musalli başını aşağı eğmeyerek ve yukarı kaldırmayarak rüku eder. Rükuda durduktan sonra üç kez “Sübhane Rahbiyel Azim” yani “Çok büyük olan Rabbimi her türlü noksanlardan takdis ve tenzih ederim.” Bu şekilde teşbih eder. Üç kere teşbihin söylenmesi en aşağısıdır. Zira Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Her kim rükusunda üç kere Sübhane Rabbiyel Azim derse rükusu tamam olmuştur. Bu onun en azıdır. Her kimde sücudunda üç kere Sübhane Rabbiyel A’la derse secdesi tamam olmuştur. Buda onun en azıdır. 

Namaz kılan kimsenin teşbihi üçten az olursa mekruhtur. Şa­yet imama tabi olan kimse üç kere tamam etmeden imam başını kaldırsa, bir rivayette matbu üç tekbiri tamam eder. En sahih olan görüşe göre tabi olan kimse imama tabi eder. Her ne kadar teşbih ziyade de olsa yalnız başına namaz kılan kimse için teşbihi tek sayı­da bitirmek faziletlidir. İmam ise cemaati aciz edecek şekilde teşbihi fazla yapmamak lazımdır. Namaz kılan kimse başını rükudan kaldı­rırken;

“Semi Allahu Limen Hamideh” (Allah kendisine hamd edenin hamdını kabul buyursun) der. İmam olan bununla yetinir. İmamın “SemiAllahu Limen Hamideh” demesiyle muktediden sakıt olur. Fa­kat tahmid lazım gelir. Şafii’ye göre ise muktadiden sakıt olmaz. Tesmi yani “Semi Allahu Limen Hamideh” ile tahmid yani;

Rabbena Lekel Hamd” arasını birleştirir.

Tahmid hakkında dört değişik görüş vardır.

Rabbena Lekel Hamd”, “Rabbena ve Lekel Hamd”, “Allahümme Rabbena Lekel Hamd”, “Allahümme Rabbena ve Lekel Hamd”. İmama tabi olan kimse için “Rabbena Lekel Hamd” (Ey Rabbimiz! Hamd de sana mahsustur) sözü ile yetinir. Zira Resulullah (sav) şöyle buyur­muştur:

İmam SemiAllahu Limen Hamideh dediği zaman siz, Rabbena Lekel Hamd deyinizitesulullah’m (sav) bu sözü imam ile tabi olan kim­se arasındaki taksimi açıklamıştır. Taksimde aynı zamanda ortaklı­ğa aykırıdır. Muhit kitabında şöyle zikrolmuştur; senanın çok olması için imama tabi olan kimse;

Aîlahümme Rabbena Lekel Hamd” (Ey Rabbimiz! Olan AUahu Azimüşşan hamd sana mahsustur) demesi daha faziletlidir. Şu halde tek başına namaz kılan kimse imama uyan gibidir. Yani “Rabbena Lekel Hamd ” ile yetinir.

Ulemanın ekserisi bunu kabul etmişlerdir. Zira tesmi kendisi ile beraber olan kimseyi tahmide teşvik etmektir. Tek başına kılınsa kendinden başkasını tahmide yani “Rabbena Lekel Hamd” demeye teşvik edecek kimse yoktur. Bir görüş te şöyledir; tek başına namaz kılan kimsenin tesmi ve tahmidin her ikisini de bir arada yapması daha faziletli olur. Zira bu görüş İmam-ı Azam’m İmam Hasan’dan rivayetidir.

Namaz kılan kimse başını rükudan kaldırdıktan sonra düz ola­rak ayakta durur. İtminandan başkası sünnettir. İtminanı mafsalları yerine oturuncaya kadar azanın sükunet bulmasıdır. İtminandan başkası ise rüku tekbiri, parmakların açılması, teşbih, tahmid, tes­mi ve düz olarak ayakta durmak. Bunların hepsi namazın sün­netleridir. Fakat ta’dili erkandan olan rükudaki durma (itminan) va­ciptir.

Zira onun kasdı rüknün tamamlanması için meşru kılınmıştır. Rükudan başını kaldırdıktan sonra olan doğrulma ve iki secde ara­sında olan doğrulma bunun aksinedir. Yani bunlarda olan durma (itminan) sünnettir.

Zira iki rek’atın arasını ayırmak için meşru olmuştur. Sonuç olarak farz tamamlayan vaciptir. Ve vacibi tamamlamakta sünnettir. Otururarak namaz kılan kimse rükuya vardığında alnı dizlerine pa­ralel  olacak derecede  arkasını  eğmelidir.   Rükuda bulunuyor  gibi kanbur olan kimsenin rükusu başmı biraz eğmekle olur. Zira kan-burluğu onun rükusundan sayılmaz.

İmam rüku vaziyetinde yetişen herhangi bir kimse ayakta tek­bir alıp ondan sonra rükuya gider. Bu tekbiri rükuya yakın durunda alırsa namaz bozulur, imama uymuş olmaz. İmama rükuda yetişen kimse için iki tkbire muhtaç olması lazım değildir. Ayakta Allahu Ekber deyip hemen rükua gitse namazı caizdir. Zira bir tekbirle hem iftitah hemde rüku tekbirini yerine getirmiş olur.

İmama uyan kimse imamdan daha evvel rükuya gitse ve imam rükuya gitmeden başını kaldırırsa bu rüku yeterli değildir. Bunu imanım rükusu ile iade etmezse kesinlikle namazı batıl olur. İmam eğer rükuda ise tabi olan kimse imama yetişipde ona uyarak rükuya gitse o rek’atı imamla beraber kılmış sayılır. Fakat bir adam imam rükuda iken tekbir aldıktan sonra, imam rükudan kalktıktan sonra rükuya gitse o adam o rek’ata yetişmiş sayılmaz. Şu halde o adam bir vakti kaçırmış olur. Kaçırdığı rek’atı namaz sonunda imam selam verdikten sonra tek başına kılması lazımdır.

5- Secde nedir?

Namazın rükünlerinden biri de secdeye varmaktır. Namaz kılan kimse secde için tekbir getirir. Zira Resulullah (sav) tüm eğilmelerinde ve başmı kaldırmalarında tekbir alırdı. Fakat rü­kudan başını kaldırdığı vakitte tekbir almazdı.

Musalli rükudan sonra secdeye varır. Rükudan doğrulduktan sonra yere kapanarak iki dizi üzerinde ellerine dayanarak alnını, burnunu, yüzünü iki eli arasında yere veya yere bitişik bir şey ü-zerine koyar. Yüce Allah’a tazimde bulunur. Bu şekilde secde farz olduğu gibi ikincisi de farzdır. Secdenin en iyi sınır ve ölçüsü; iki di­zini yere koyar, sonra iki avucu üzerine dayanarak iki elini yer ü-zerine kor. Sonra ellerini iki kulaklarının hizasında olduğu halde yer üzerine yüzünü, iki avucu arasına koyar.

Zira Resulullah (sav) secde ettiği zaman iki elini kulaklarının hizasına koyardı. Hadisi şerifte Resulullah (sav)’in secde ettiği za­man ellerini omuzları hizasına koyduğu rivayet edilmiştir. Bu hadise göre hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle özürlü kimseler hamledü-miştir. Namaz kılan kimse parmaklarını birbirine bitiştirerek koyar. Bu bitiştirme yalnız secdede menduptur.

Secdede pazu kısmını açarak ve karnını uyluklarından uzak tutarak yapılır. Zira Resulullah (sav)’in bu şekilde yaptığı sabit ol­muştur.

Şayet namaz kılan kimse safta ise her iki tarafında bulunan kimseleri rahatsız etmeyerek pazularını fazla açmaz. İki ayaklarını yer üzerine koyup, parmaklarını kıble tarafına yönelterek secde ya­par. Zira Resulü Ekrem (sav) efendimzi şöyle buyurmuştur: secde ettiği zaman, onun her uzvu secde eder. O halde (na­maz kılan kimse) kuvveti yettiği kadar uzuvlarını kıbleye yöneltsin.”

Kadınsa büzülür, yani her iki ayağının parmaklarını dikmez. Erkek gibi yapmaz. Pazu kısmını açmaz. Şu halde kollarını yere dö­şer. Karnını uyluklarına bitiştirir. Zira kadınlar böyle yaparken onlar için daha setredici olur. Kadın şu on hususta erkekten ayrılır:

1- Tekbirde iki elini omuzları hizasına kadar kaldırır.

2- Sağ elini sol eli üzerine memeleri altına koyup el bağlar.

3- Secdede karnını iki uyluğundan ayırmayarak yapıştırır.

4- Celsede ellerini iki uyluğu üzerine parmak uçları dizlerine va­racak şekilde koyar.

5- Koltuğunu secdede açmaz.

6- Teşehhüdde teverrük yapar. Yani sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ tarafından çıkarır.

7- Rükuda parmaklarını açmaz.

8- Erkeklere imam olmaz.

9- Cemaat olmaları mekruhtur.

10-  Cemaat olurlarsa imam onların ortasında durur.

Namaz kılan kimse burnu ve alnı üzerine secdeye gider. Zira Resulullah (sav) böyle devam etmiştir. Her ne kadar alın burundan daha kuvvetli isede burun alından önce secdeye konur. Zira burun secde yerine daha yakındır. Hacimli ve alnın istikrar bulacağı (yerle­şeceği) şey üzerine secde edilir. Secde eden kimse eğer secdesini mü­balağalı olarak isterse şu şekilde secdeye gitmek lazımdır. Yani başı ondan aşağıya inmemelidir. Pamuk, darı, saman ve bunlar gibi şey­lerin üzerine secdeye gitmek kesinlikle caiz değildir.

Zira namaz kılanın alnı yerin sertliği bulunduğu takdirde o zaman o şeyin üzerine secde etmek caiz olur. Namaz kılan kimse sa­rığının ucunu veya kenarı üzerine yeni ve eteği gibi kendi libasının fazlası üzerine eğer yerin hacmi bulunursa secde etmek caizdir. Şa­yet bulunmazsa caiz değildir.

Yalnız secdede burunla yetinmek veya sarığın kenarı üzerine ve libasın fazla olan kısmına secde etmek kerih görülmüştür. Zira Ebu Hanife’ye göre secdede burnuyla yetinmek kerahatle caizdir.

Alın öyle değildir. Zira özürsüz olarak yalnız alın üzerine sec­deye gitmek kerahatsiz olarak caizdir. Bu İmam-ı Azam’ın görüşü­dür. Bu ikisinden biriyle yetinmek mekruhtur. Musalli kimse üç kez Sübhane Rabbiyel A’la” (Çok yüce kudret ve azametle muttasıf olan Rabbimi bütün noksanlardan tenzih ederim) diyerek secdede sü­kunet halinde olmak lazımdır. Rükuda üç defa teşbih etmek en az miktardır. Rüku ve secdede teşbihi üçten fazla yapmak menduptur. Beş ve yedi gibi tek sayı ile bitirilir. Zira Resulullah (sav) tek sayı ile bitirirdi.

Eğer musalli imam olursa cemaatin aciz olacağı şekilde namazı uzatmaz. Namaz kılan kimse secdeden başını tekbir alarak kaldırır. Zira Resulullah (sav)’in başını hem indirme de ve hemde kaldırmada tekbir aldığı rivayet edilmiştir.

Bir kimse başını kaldırdığı zaman başı secdeye yakın olursa secdesi caiz değildir. Zira o kaldırma secdeden sayılır. Çünkü bir şe­ye yakın olursa onun hükmünü alır. Eğer başı kaldırdığı zaman o-turmaya yakın olursa kesinlikle oturmaktan sayılır. Şu halde ikinci secdesi sahih olan namaz kılan kimse mutmain olduğu halde bir teşbih söyleyecek kadar oturur. Tekbir alır ve mutmain olduğu halde secde eder. Eğer namazın, rüku ve sücudun farziyeti emri ilahi ile sabit olmuşsa

Rüku edin. Secdeye varın. emir tekrarı istemez. Bunun için rükunun tekrarı vacip değildir. Eğer denilirse sücudun tekrarının farziyetin asıl sahip olmuş ve için tekrarı olmuştur. Bu­nun cevabı şöyle olmuştur: kuşkusuz olarak namaz ayetinin müc­mel olduğu sabittir. Mücmelin tafsilatı ise bazen Resulullah (sav)’in sözü, bazen de fiili ile olur. Secdenin tekrarının farziyeti Resulullah (sav)’dan tevatür yoluyla nakledilen herkes onun sücudunu tekrar ettiğini bildirmişlerdir. Tekrarın sebebi ise kuşkusuz olarak teabbü-diddir (kullukla ilgilidir).

Rek’atların sayıları gibi onda mana aranmaz. Bazıları da şöyle cevap vermişlerdir; birinci secde bizim yerden yaratıldığımıza, ikinci secde ise sadece yere döneceğimize işarettir. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Sizi yerden yarattık ve sizi oraya döndüreceğiz” Her iki secdeden sonra namaz kılan kimse kıyam için tekbir alır. Sücudun aksine önce başını kaldırır. Sonra ellerini, ondan sonra da iki dizlerini kaldırır ve yere dayanmadan düz olarak ayağa kalkar. Bu şekilde kalkmayı îmam Şafii de kabul etmiştir.

Şu halde ikinci rek’at birinci rek’at gibidir. Şu fark var ki; ikin­ci rek’atta sübhaneke, Eüzü ve el kaldırmak yoktur. Yani namaz kı­lan kimse ikinci rek’atı birinci rek’at gibi yapar. Fakat ikinci rek’atta sübhaneke, Eüzü, iftitah tekbiri almaz. Zira bunların bir kere söy­lenmesi meşru olmuştur. Birincide ellerini kaldırdığı gibi ikincide el­lerini kaldırmaz. Zikredilen bu sözde besmele çekileceğine işaret e-der. Eğer bir kimse sehven bir secdeyi yapmazsa selamdan evvel ve­ya sonra ve dünya kelamı etmeden önce hatırlarsa secdeyi yapabilir.

Namazı kılan kimse terkettiği secdenin isterse birinci rek’atta olsun, isterse hangi rek’atta olursa olsun hatıra geldikten sonra o secdeyi hemen kaza eder. Zira o secde asıl yerinden geçmiştir. Şu halde onun yerinden geçmesiyle tahrimenin ifası için tamamen yer mevcud olduğundan namaz batıl olmamıştır. Onun için o secdenin kazası lazımdır. Zira o secde namazın bir rüknüdür. Öyle bir rükün olur ki namazdan çıktıktan sonra kaza ederse namaz batıl olur. Şa­yet namazın içinde kaza ederse namazı sahih olur.

Her iki secdeden birisini kasden terketse namazı batıl olur. Yanılarak terkederse namaza aykırı bir şey yapılmamışsa hatırladığı zaman secdeye gitmesi gerekir. Sonra son oturuş iade edilir ve sehiv secdesi yapılır. Secde namazın en büyük rüknüdür. Cenab-ı Allah gösterilen tevazu ve tazimatın en mükemmel alametidir. Zira Resu-lullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secdeye gitmiş olduğu hal­dir. Artık secdede duayı çokça yapınız. Çünkü secde hali en ziyade küçülme ve teslimiyet hali olduğundan orada duanın kabul olması umulur. Secdesiz namaz, namaz değildir.”

Mabudumuzun manevi huzurunda yerlere kapanarak saygısını arz etmek istemeyen bir insan kulluk vazifesini terk etmiş, yüce Al­lah’ın rahmetine kavuşma şerefinden yoksun kalmış olur.

Özürlü olan kimse kendi dizi veya uyluğu üzerine secde etmesi caiz değildir. Sadece diz üzerine özür olmasın secde etmek hiçbir fukaha fetva vermemiştir. Elinin üst tarafını yere koyduktan sonra avucu içine secde etmek secdesi caizdir. Ölü bir kimse üzerine başı koyup secdeye giden kimsenin namazı sahih değildir. Şu halde ölü­nün üzerinde keçe veya kaim bir örtü bulunurda vücudu hissedil-mezse o zaman caiz olur. Bu daha çok savaşlardave zaruret yerle­rinde olur. Normal yerlerde ölünün üzerine çok kalın bir örtü bile ol­sa yine mekruhtur.

Secde edilecek yerle ayak basılacak yerin aynı hizada olması sünnettir. Şu halde secde yerinin bir ya da iki kerpicin yatay biçim­de yüksekliğinde olursa (yaklaşık 22-23 cm) caizdir. Daha yüksek olursa başka secde edilecek yer bulunmaz veya namaz kılan kimse bir rahatsızlığından dolayı başını yere kadar eğip secde etmezse o takdirde baş işaretiyle secdeyi yerine getirir. Secde yaparken secde yerinde diken ve sivri çakıl ve cam parçalan olursa o zaman alnını biraz sağa kaydırırsa ve secde yaparsa secdesi caiz olur.

Secde ederken ellerini ya da dizlerini yere koymadan olursa secdesi caiz olur. Sünnet terk edilmesinde kerahat vardır. Bu şekilde kıldığı namazının caiz olmasında ise birlik içindedirler. Fakat ayak­larını yerden kaldırıp boşlukta tutarsa namazı caiz değildir. Her iki ayağından birini koyup diğerini kaldırırsa kerahatle beraber caizdir. Fakat ayağındaki özüründen dolayı yere bırakmıyorsa o zaman kera­hat olmaz. Ayakların yere konulmasından maksad ayağın parmakla­rının konulmasıdır.

Bunun için ayak parmaklarından yalnız birinin yer ile temas halinde olması yeterlidir. Uyur halinde secde ederse, bir daha secde etmek lazımdır. Fakat rüku ve secdedeyken uyursa her ikisi de caiz olur. Secdede alnını ufak bir taş üzerine koyan kimsenin alnının ço­ğu yer ile temas halinde ise secdesi caiz olur. Aksi halde secdesi caiz olmaz.

Rüku ve secdeleri yaparken çok dikkatli olmalıdır. Mesela rügiderken itminanın yani azaların sakinleşmesini beklemek, rükudan kalkmcada beli iyice ve dikkaatlice doğrultmak lazımdır. Şu halde secdede olsun veya iki secde arasında olsun azalar sakinleşin-ceye kadar beklemek ve iki secde arasında oturulduğu zaman beli i-yice dikmek vaciptir. Bunlara ta’dili erken denir.

Bu konuda Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Namazından hırsızlık yapan kimse insanların en fena hırsızıdır.   Ashab-ı Güzin sordu: “Ey Allah’ın peygamberi! İnsan kendi namazından nasıl çalabi­lir? Resulullah (sav) şöyle buyurdu: “Rüku ve secdelerini tamamen yapmaz. ”

Rüku ve secdelerde belini iyice doğrultamazda ondan rüku ve secdelerini yerine getirirken belini doğrultamayan kimsenin namazı kafi değildir. Kütübi Sitte’den beşi rivayet etmişlerdir.

6- Son oturuş nedir?

Namazın rükünlerinden biri de son oturuştur. Namazın sonunda teşehhüd miktarı oturmak farzdır. Namaz kılan kimse iki secdesinden sonra sol ayağını yayar ve onun üzerine otu­rur. Aynı zamanda sağ ayağını diker ve yayılmış iki elini, iki uylukla­rı üzerine koyar. Diktiği ayağının parmaklarını kıbleye yöneltir. Zira Hz Aişe (ra) validemiz Resulullah (sav)’in ilk oturuşta zikredildiği gibi oturduğunu rivayet etmiştir. Namaz kılan kimse İbni Mesud’un te­şehhüdü gibi teşehhüd eder. Onun teşehhüdü şöyledir:

Ettahiyatû lillahi vesseleuatû vettayyibatü es selamüaleyke ey-yühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü es selamü aleyna ve ala ibadillahissalihin eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muha-mmeden abdühü ve resulünü.”

İmama tabi olan kimse ettahiyyatı imam henüz bitirmeden bi­tirir ve şu halde konuşacak olursa namazı sahih olur. Sadece i-mamdan evvel namazdan çıktığı için namazı mekruh olur. Namazda son oturuş hem farz, hem vacip, hem sünnet ve nafile namazlarda da farzdır. Eğer bir kimse iki rek’atlı bir namazda namazın sonunda oturmadan selam verirse namazı batıldır. Bir daha baştan namazını kılmak zorundadır.

Ettahiyyattan sonra kendi sun’iyle namazdan çıkması farz de­ğildir. En sahih ve sağlam görüşte budur. İmam Şafii bu konuda İb­ni Abbas’m rivayetini daha manalı bularak ihtiyar etmiştir. İlim a-damlan sıhhat bakımından İbni Abbas’ın rivayet ettiği teşehhüdle il­gili hadisin sıhhat bakımından diğerinden sonra geldiğini söyle­mişlerdir. İmam Şafii şöyle demiştir; bunu daha geniş manalı ve sahih bulduğum için. İmam nevevi diyorki; teşehhüd hakkındaki ha­dislerin tümü sahihtir.

Şafii’ye göre hangisi okunursa vacip yerine gelmiş olur. Manası “Dil ile beden ve mal ile olan ibadetlerin hepsi yalnız yüce Allah’adır. Ondan başka bir şeye kesinlikle ibadet olmaz. Ey mertebesi çok yüce olan nebi (Muhammed ) (sav) Allah’ın rahmeti ve bereketleri ile selam ve selamettik bizim üzerimize ve Allah’ın iyi kullan üzerine olsun. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed onun kulu ve resulüdür. ”

Tahiyyat tahiyye’nin cem’idir, o da mülktür. Bir başka söze gö­re tahiyyat daim beka (sürekli kalmakj’dır. Bir diğerine göre saygı, hürmet ve azamettir. Başka bir söze göre selamet yani tehlike ve afetlerden selamettir. Çoğul sigası üzerine zikrolması ise zira Arap pa­dişahlarından her biri için tahiyye vardırki onunla tahiyye olunurlar (dua edilip selamlanırlar).

Şu halde bizim için siz Ettehiyyyatü lillahi deyiniz denilmiştir. Yani Allah için layık mülke delalet eden lafızlarda dua ediniz demek­tir. Selevata gelince, selevatı hams yani beş vakit namazdır. Bir kav­le göre tüm namazlardır. Bir kavle göre rahmettir. Başka bir kavle göre dualardır veya ibadetlerdir. Tayyibat ise ulemaların çoğuluyla (kelimati tayyibat) güzel sözler yani yüce Allah’ı zikir ve bunu takip eden salih amellerdir. Birinci oturuşta teşehhüd ile iktifa edilir. Yani selavatm getirilmemesi lazımdır. İlk iki rek’attan sonra yalnız fatiha ile iktifa edilir.

Resulullah (sav) miraç gecesinde Cebrail (as)’ın ” “Rabbine sena­da bulun” sözü üzerine Allah’u tealaya zikredilen bu lafızlarla senada bulununca Allah’u teala da Resulullah (sav)’e ettahiyyata karşı es selam, es salata karşı er rahmet, ettayyibata karşı el berekat ile mu­kabele etmişlerdir. Fakat peygamber (sav)’den selamdan ümmetininde girmeleri için “Esselamu aleyna ve ala ibadillahissalihin” demiştir. Yani çoğul olarak zikretmiştir ki Allah’ın rahmeti hepsine şamil gel­sin diye bu şekilde söylemiştir.

Bunun üzerine Cebrail (as) ve tüm semavat melekleri “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulünü” demişler ve böylece bu teşehhüd kıyamete kadar devam edecektir. Ettahiyyat mülk, saltanat ve selam manasına gelir. îslamdan önce Araplar arasında ilk olarak selamlanan Yarub b. Kahtan’dır. Bu a-dam şöyle diyordu; übiyte’llane ve en’im (sabahen yani sabahı şerifler hayrolsun, lanet görmeyesin) demekle selamlardı.

Yarub’un babası Kahtan ilk cahiliyyet devrinde Arap kabilelerinin babası ve orada hükümet kuranların ilkidir. Hz Nuh (as)’m torunu olduğu söylenir. Babasından sonra Yarub, sonra Abdüşşems ve bundan sonra da Hımyer hüküm sürmüş onlardan son­ra gelenlere de böylece Hımyeriler denmiştir. Yarub’un Arapçayı ilk konuşan olduğundan bu adı aldığı ve şiiri, vezni, vasfı, medhiyeyi, kıssası, teşbihi (medhe girişmeden önce yapılan afaki mukaddime) sanatını kullandığı rivayet edilir.

Musalli eğer her iki rek’attan sonraki olan rek’atlarda teşbih veya sükut ederse sükutu kasden ederse günahkâr olur. Şayet seh­ven sükut ederse İmam-ı Azam’dan İmam Hasan’ın rivayetine göre öyle musalliye sehiv secdesi vacip olur. Zira ihtiyatlı olan fatihayı terk etmemektir. Her iki ayaklan secdede yer üzerine koyduktan sonra parmakları kıbleye yöneltmek ve ilk iki rek’atı kıraat için tayin sücudda ve birinci ka’dede teşehhüd ile yetinip Nebi (sav)’in üzerine salatı terk eden, geri kalan sünnetlerdir.

Sücud tekbiri üç kez teşbih ve iki elleri, dizleri üzerine koy­mak, sol ayağını yayıp sağ ayağını dikmek kavme ve celse demektirki bunlar da namazın sünnetleridir. Kavmeden maksudumuz, rüku ile secde arasındaki ayakta duruştur. Celsede, iki secde arasındaki otu­ruştur ki bu celse görüş birliği ile sünnettir. Secdeye giderken her iki ayağı yer üzerine koymak Kuduri’nin rivayetine göre farzdır. Hatta namaz kılan kimse secdeye giderken ayaklarının parmaklarını yer­den kaldırsa namazı sahih olmaz.

Cessas (ra) ve Kerhi (ra)’da bu şekil üzerine zikretmiştir. Şayet her ikisinden birini yere koysa caizdir.

Kadıhan (ra) bu şekilde namaz kılmak mekruhtur demiştir. İmam Temurtaşi (ra) kuşkusuz iki eller ve iki ayaklar farz olunmakla değtir diye zikretmiştir. Şeyhülislam Muhammed b. Hüseyin el-Bu-hari, el-Hanefi, el-Maruf b. Bekir Hazerzade (ra) bu zatın Mebsut adlı eseri 15 ciltten ibarettir. H. 483’de vefat etmiştir. Bu zatın mebsu-tundaki sözüde namaz kılan kimsenin sücudunun caiz olduğuna de­lalet eder, En doğrusu da budur. Geride kalanlar vacibat kısmm-dan sayılmıştır.

Örneğin, ilk iki rek’atın kıraat için tayini gibi hatta herhangi bir kimse üçüncü rek’ata kalkmayı bir rükün eda edecek kadar te­şehhüd üzerinde bir şey fazla ederse yani kasdi olarak bir harf ziya­de ederse günahkar olur. Şayet ziyadesi sehven olursa sehiv secdesi lazım gelir.

Namazın farzlarından biri de son oturuştur. Abdühü ve Resu-lühü’yü okuyacak kadar oturması farzdır. Zira Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Şayet sen bunu söylersen veya yaparsan şüphesiz namazın tamam olur.” Şu halde namaz kılan kimse teşehhüdü okusun, oku­masın namaz tamam olur. Zira Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Bunu yaparsan” bu sözün manası şöyle oluyor; yani hiçbir şey okumasan yalnız teşehhüdü okuyacak kadar otursan namazın ta­mam olur. Burada muhayyerlik kavildedir, yani sözdedir. Fiilde yani rükuda değildir. Şarta bağlı olan şey şartın varlığından evvel bitmiş­tir. Zira bu oturuş namazın sonudur. Şu halde sona yetişmekse an­cak tamamlanmakla olur. Tamamlamakta son oturuş ile meydana gelir. Netice itibarıyla son oturuş farzdır.

İmam Şafii’ye göre ka’dei ahirede teşehhüd yani tahiyyyat o-kumak farzdır, Hanefılere göre ise vaciptir. Hatta ve hattaki bir kim­se teşehhüdü terk etse namazı sahihtir. Fakat ka’dei ülada okumak ittifaken farz değildir. Sari şeriatvaz edicisidir. Bu lafız seri şeriat ke­limelerinden meydana gelmiştir.

Şeriat insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol, izhar ve beyan kanun vaz etmek manalarınadır. Şeriat din dilinde ise Cenab-ı Hak’km kulları için vaz etmiş olduğu dini, dünyevi hükümlerin he­yeti mecmuasıdır ki buna göre şeriat dinle aynı manada olup hem ahkamı asliyye denilen itikadiyyatı, hemde ahkamı feriyyei ameliyye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder. Daha umumi mana­sıyla bir peygamber tarafından tebliğ edilmiş olan ilahi kanun de­mektir.

Bu kanun asıl vaz edicisi olan Cenab-ı Hak’ka Şari-i Mübin de­nir. İnsanlara tebliğ etmiş olan peygambere de Sari adı verilir. Şu hal­de ahkamı şeriyyede ilahi kanunun hükümleri manasına gelir. Eğer bir kimse dese ki haberi vahid ile farziyyet sabit olmaz.

Biz deriz ki evet öyledir. Yani ilken haberi vahid ile farziyyet sa­bit olmaz. Fakat, şayet mücmel haberi vahid ile açıklanırsa kuüdun farziyyeti sabit olur.

Sol ayağını yayıp, sağı dikme hususunda son oturuş ilk oturuş gibidir. Fakat son oturuşta Nebi (sav) üzerine salavat ziyade edilir. Hanefılere göre bu salavat sünnettir, Şafıilere göre farzdır. Salavatın söyleniş keyfiyeti şöyledir:

Ya ilahi! Efendimiz , büyüğümüz, veliyyü nimetimiz Hz Muham-med’e ve aline salat et. Onların şeref ve kadrini yükselt. Hz İbrahim’e ve Hz İbrahim’in aline salat ettiğin gibi ve efendimiz Hz Muhammed’i ve onun alini mübarek kıl. Onların feyiz ve bereketini daim arttır. Hz ibrahim ve alini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yokki sen hamidsin. Me-cidsin. Bütün hamdü sena, bütün azamet ve celal sana mahsustur.”

Bazı alimler bu salavatı;

Allah’ım Muhammed’e rahmet eyle…” demeyi kerih görmüştür. Zira öyle söylemek Enbiya (sav) ‘m kusurlu oldukları şaibesini verir. Zira rahmet, kınanılan şeyin işlenmesi sebebiyle olur. En sahih kav­le göre bunun söylenmesinde kesinlikle kerahat yoktur.

Namaz kılan kimse salavat duasından sonra kendisi için ve di­ğer mü’minler için dua etse iyi olur. Zira kendisini duaya tahsis et­memek sünnettir. Kur’an’dan olan bir şey işe dua etse daha mü­nasip olur. Örneğin;

Allahım beni, anamı ve babamı affeyle” veya,

Allah’ım babamı affeyle” demek gibi. Veya me’sür yani Resu-lullah (sav)’den rivayet edilen Kur’an-a benzer sözlerle dua etmek. Mesela;

Allah’ım! Şüphesiz ben kendime çok zulmettim. Günahları ise ancak sen affedersin. Beni, senin katından bir mağfiretle affeyle. Şüp­hesiz sen, Gafur ve Rahimsin.”

Bu me’sür dualardandır. Şu halde insanların sözüyle dua edilmemelidir. Zira insanların sözü, namazı iptal eder. Şu halde kul­lardan istenilmesi imkansız olmayan yani mümkün olan her söz in­sanların sözüdür. Mesela beni evlendir veya benim borcumu ödeyi-ver gibi kullardan istenilmesi imkansız olan her sözde insanların sö­zü değildir. Allah’ım beni mağfiret et demek gibi.

Kadın her iki oturuşta yani ka’dede teverrük olarak oturur. Ya­ni her iki ayaklarını sağ tarafından çıkarır ve sol uyluğu üzerine otu­rur. İki oturağını yere yerleştirir. Zira bu şekilde oturmak kadın için Çok iyi bir örtünmedir ve halinin setrine münasip gelmektedir. Son oturuşta salavat ve dua sünnettir. Fakat salavat İmam Şafii’ye göre farzdır.

Namazın farzlarından biri de, tertibe riayettir. Mesela kıyamı rükünden evvel ve rükuyu sücuddan önce yapmaktır. Eğer namaz kılan kimse, rükudan evvel secde eylese veya kıyamdan evvel rüku eylese namazı sahih olmaz. Zira namaz, ef al-i şer’iyyedendir.

Efal-i Şer’iyye: Varlıkları birer şer-i hükme bağlı bulunan ve şer-i şartlar dairesinde bire şer-i fiil olan şeylerdir. Örneğin; namaz, oruç, beyicare, hibe fiilleri gibi. Kıraat, mutlak namaz için farz ol­muştur. Hatta iki rek’atta kıraat terk olduktan sonra veya ikinci rek’atta bulunsa namaz caiz olur. Zira kıraat, burada özel şekli cüzle beraber olarak değildir. Sadece maddi cüz olur.

Namaz için, Şer’an maddi cüzlerden meydana gelmiş bir mahi­yet vardır ki o maddi cüzler (zahiri kısımlar- ecza-i maddiye) kıyam, rüku ve sücuddur. Yine namazın suri cüzden (şekli kısımlar) mey­dana gelen heyeti vardır ki o da; kıyamı rükudan evvel ve rükuyu sücuddan evvel yapmaktır. Şu halde her iki secdede tertip kesinlikle farz değildir. Hatta namaz kılan kimse birinci rek’atta secdeyi terk etse, iknci rek’atın rükusunda hatırlasa ve aynı zamanda rükudan inip secdeye gitse rükuyu bir daha iade etmesi lazım değildir. Eğer denilirse ikinci secde birinci gibi o da farzdır ve maddi kısımlardan­dır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir