Namaza başlamadan önce yapılması gereken farzlar nelerdir?(namazın dışındaki farzlar)

Namazın farzları on ikidir.

Bunların altısı namaza başlamadan önce yapılması lazım gelen farzlardır.Namazın içindeki farzları bu yazımızdan okuyabilirsiniz.

Şimdi Namaza başlamadan önceki farzları sırasıyla açıklayalım:

1-  Küçük-büyük hades, yani abdestsizlikten taharet.

2- Necasetten taharet.

3- Avret yerini kapatmak.

4- Kıbleye göğsü ile yönelmek.

5- Vakit.

6- Niyet.

 

1- Namazdan önce küçük ve büyük abdestsizlikten taharet na­mazın şartlarındandır.

Bu olmazsa namaz sahih olmaz. Zira maşrut şertsiz olmaz. Şu halde meşrutun meyadana gelmesi ancak ve ancak şartın meydana meşruttan önce gelmesidir.

Misali abdestsiz kimsenin abdest almadan namaz kılması sa­hih olmaz ve caiz değildir.

2-  Necasetten taharet

Beden, dış elbise ya da namaz kıldığı yerde namaza mani olacak kadar necaset bulunursa kılman namaz sahih olmaz. Namaz kılan kimsenin elbisesi, bedeni ve namaz kıla­cağı yerin necasetten temizlenmesi vaciptir.

Belirtilen üç yerden birine dokunan necaset galiz ve bir dirhem miktarından çok ise onu yıkayıp dokunduğu yeri temizlemek farzdır. Temizlemeden namaz kılınacak olursa o namaz sahih değil, hüküm­süzdür. Zira bir dirhem kadar olursa temizlenmesi ve dokunduğu yerin yıkanması vaciptir. Şayet yıkanmadan bu şekilde namaz kılsa, namazı kerahatle caiz olur.

Bir dirhemden az ise temizlenmesi sünnettir. Yıkamadan o şe­kilde namaz kılmak helale yakın mekruh olur. Eğer necaset galiz (ağır) kısmından olmazsa belki hafif necaset olursa ve aynı zamanda. da aşırı derecede dokunrnamışsa namazın cevazına mani olmaz..

Bedenin necasetten temizlenmesi ne demektir? Bedenin dış kısmı kastedilir. Şu halde necis birşeyi gözüne süren yani haram bir sürmeyi gözüne süren kimsenin gözlerini yıkaması vacip değildir. Zi­ra göz kapakları normal olarak kapatılınca görülen kısım gözün dış tarafı, görülmeyeni iç kısmı sayılır. Kapaklar kapandığında sürülen sürme görülmüyorsa temizlenmesi kesinlikle gerekmez.

3- Setr-i Avret (edep yerlerini örtmek)

Namazda avret yerini örtmek şarttır. Namazda örtülmesi farz olan ve başkalarının bakma­ları caiz bulunmayan organlara “avret yeri” denir.

Erkeğin uzvu için avret göbeği altından iki diz kapağı altına ka­dardır. Netice olarak dizler avrettir, göbek avret değildir.

Cariyenin avreti erkeğin ki gibidir. Cariyenin karnı ve sırtı da avrettir. Karın ve sırt erkekte avret yeri değildir. Cariyede ise ikiside avrettir. İsterse ümmü veled olsun, isterse mübdere, mukatebe ol­sun sırtı ile karnı avret yeri olmakta cariye gibi olur.

Hür kadının tüm vücudu avret sayılır. Yalnız yüzü, iki elinin a-yaları ve iki ayakları avret değildir. Müslüman olan bir kadın erkek­lerin hücumu ve kötü bakmalarından muhafaza etmek ve onu saygı­değer bir edebe riayet etmek, annelik sıfatının zedelenmesini önle­mek için onların iki eli, yüzü ve ayaklarından başka tüm taraflarını avret saymıştır. İki elinin ayalarmmda açık kalmak zarureti vardır. Yüzünü açmasmdada ihtiyaç olup özellikle şehadette, mahkemede ve nikahta yüzünü açmasından başka çare yoktur.

Yolda giderken ayaklarını örtmek bilhassa kadınların fakir kı­sımlarına çok zor gelir. Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur

Kendiliğinden görünen kısım müstesna.[193]

Bu ayet adet ve yaratılışın onun görünmesini gerktirdiği şey müstesnadır diye tefsir edilmiştir. Kadının ayağınmda avret olduğu rivayet edilmiştir. Hz Aişe (ra) validemiz şöyle buyurmuştur:

Ebu Bekir kızı Esma, üzerinde ince bir elbise bulunduğu halde Resulü Ekrem (sav) efendimize geldi. Hz Peygamber (sav) onu bu kıyafette görünce yüzünü ondan çevirdi ve şöyle dedi: “Esma! Kadın bu­luğ çağına ulaşınca onu şu yerlerinin (yüzünü ve iki ellerini işaret ede­rek) görünmesi caiz olur. [194]

Başka bir hadis de şöyledir:

Kuşkusuz olarak kız buluğ çağına ulaşınca yüzünden ve bileği­ne kadar elinden başka yerlerinin görünmesi doğru değildir.” [195]

Hür kadınların yüzü ve ellerinden başka sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzü ve elleri ise bir fitne tehlikesi olmazsa namaz dışında da avret değildir. Kadının namazı ayağının dörtte biri nisbetinde açık bulunmasıyla bozulur. Diğer bir görüşe göre ise a-yakları namaza göre avret yeri sayılmazsa da namazdan başka avret yeri sayılır.

Bu ihtilaftan kurtulmak için ayakların örtülmesi namazda uy­gun görülmüştür. En sahih görüşe göre namazın dışından hür ka­dınların yüzleriyle ellerinden başka bütün uzuvları avrettir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Zinetlerini ise görünmesi zaruri olan kısımları müstesna açığa vurmasınlar. Başörtülerimde yakalarının üzerini kapata­cak şekilde iyice örtsünler. [196] Mealindeki ayette geçen gö­rünen, ortada olan kısım müstesnadan maksad kadınların yüzleri ve iki elidir. Yıkanmak hariç namazda veya namazdan başka yerlerde avret yerlerinin örtülmesi farzdır. İnsanların huzurunda ve tenhada avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili kitap ve sünnettir.

Bir kimse karanlık bir odada tek basmayken, temiz elbisesi ol­duğu halde çıplak olarak namaz kılsa namazı sahih olmaz. Bir erkek şu üç elbiseyle namaz kılsa müstehaptır:

1– Omuzdan topuklara kadar uzanan elbise.

2- Beden aşağıya kadar uzanan don.

3-  Başı kapatacak olan bir sarık. Bu kayıtlara göre baş açık o-larak namaz kılmak caizdir. İbni Abbas’tan rivayet olduğuna göre şöyledir. Resulü Ekrem (sav) efendimiz bazı evkatta sarığını çıkarıp önünde sütre olarak kullanırdı. İbni Asakir, İbni Abbas (ra) hanefı alimlerine göre Allah (cc) huzurunda daha edep ve saygılı bir vakar almak niyetiyle baş açık namaz kılmakta bir beis yoktur demişlerdir.

Zira Resulü Ekrem (sav) efendimiz iki omuzu arasında düğüm bedenine örtündüğü bir tek bezle bize namaz kıldırdı. [197] Bu rivayete göre Resulü Ekrem (sav) efendimiz baş açık olarak namaz kıldırdığı istidlal edilmiştir. Namaz kılmak için kadınlara şu üç elbise müste­haptır:

1- Omuzdan topuğa kadar uzanan entari.

2- Göbekten topuklara kadar uzanan iç çamaşır.

3- Omuzlara kadar sarkan başörtüsü.

Ön (kubul) ve geri (dübür) gibi avreti galize olan uzvun dörtte birinin açılması namazı bozar. Ya da ön ve geriden başka karın ve uyluk gibi hafif avret yeri olan uzvun dörtte birinin açılması da na­mazı bozar. İmam Ebu Yusuf (ra)’a göre yarısının açılması bozar.

Bu iki avretin (galiz ve hakiki olan) zikine sebep hükümde iki­sinin arasında müsavat olduğuna işarettir. Erkeklik organı ve hus­yelerden herbiri bunların ayrı ayrı diyenlerinin nedeni bazı bilginle­rin erkeklik organı ile husyeler bir tek uzuvdur. Söyleyen sözlerin­den birbirine ayırd etmek içindir.

Şu halde kadının başından, başının saçından herbiri mutlaka avrettir. Kabaran memelerinden ve kulağ herbiri de avrettir. Za-hiriyyede kadının memeleri büyük olduğu zaman herbiri tek başına avret itibar olunur denmiştir. Kabarmayıp yerinde kalan memeler göğse tabidir. Bunlardan herbiri bir uzuvdur.

Namaz kılan kimsenin avreti açılsa veya namazın cevazına mani pislikle durursa veya musalli kadınların safında namazın rü­künlerinden bir rükün edası mümkün olacak kadar zaman dursa, o musallinin namazı İmam Ebu Yusuf (ra)’a göre bozulur.

Zira namazı bozan şey o namazdan bulunmuştur. İmam Mu-hammed (ra)’a göre bir rükün edası mümkün olacak kadar dur­makla namazı iptal etmez. Şu halde bir rüknü edası kadarz olursa na­mazı iptal eder. Eğer musalli avreti açılmakla beraber bir rüknü eda etmiş olursa o zaman ittifaken namazı sahih değildir. Şayet avretini örterek derhal edanın üzerine devam etse namazı ittifakla caizdir.

4- Kıbleye göğsü ile yönelmek

Namaz farz olsun nafile olsun, cenaze namazı veya tilavet secdesi olsun yani bütün namazın navi-leriyle kıbleye yönelerek kılınırsa o zaman namaz sahih olur. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

Artık yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir. Bulunduğu­nuz yerde yüzlerinizi o tarafa çevirin.[198] Hadisi şerif­te de Resulü Ekrem (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur:

Resulü Ekrem (sav) efendimiz Beytullah’ın içine girdiği vakit tüm tarafını dolaştı ve dua etti. îçinde namaz kılmadı. Hattaki çıktık­tan sonra iki rek’at namazı Kabe’ye yönelerek kıldı ve işte bu kıbledir buyurdu. Şu halde Mescid-i Haram’a yönelerek namaz kılmak hem kitap, hem sünnet hem de icma ile sabit olmuştur.

İmam Şafii ve İmam Hanbeli’ye göre Mekke’de bulunmayan kimseyi kıbleyi Kabe’nin kendisine isabet ettirmek farzdır. Zira ayet­te “nerede bulunursanız yüzünüzü Kabe’nin yönüne doğru yöneltin.[199] buyurulur. Bu ayet Kabe’nin kendisine yönelmeyi ge­rekli kılmaktadır.

Şu halde Mekke’li için Kabe’nin aynısını kendisine yöneltmek­tir. Bunda icma vardır. Hatta ve hattaki kendi meskeninde veya dükkanında namaz kılan kimse eğer duvarlar kaldırılsa yönleri Ka­be’nin kendisine doğru olacak şekilde kılmaları lazım ve elzemdir. Öyle olmazsa caiz değildir.

Mekke halkından başkası için Kabe yönüne yönelmek yeter­lidir. Bu ise afaki olanlar içindir. Zira afakinin yönelmesi Kabe’nin kendisine doğru olması vacip değildir. Zira teklif kuvvete göredir. Şu halde Kabe’nin yönünü musallinin alnından çıkan hattın iki dik köşe meydana gelecek şekilde Kabe’ye doğru uzanan hatta gitmesidir. Bundan anlaşılır ki musalli Kabe’nin kendisine yönelmekten kaymış olup ve kayma (veya sapma) ile mukabele tamamıyla yok olmazsa namaz caiz olur.

Ne kadar musalli sağa veya sola kaymış olsa bile gene namazı caiz olur. Zira insanın yüzü kavislidir. Sağına ve soluna yöneldiğinde iki yanları kıbleye çıkmamaktadır. Bazı arifler kıble hakkında şöyle demişlerdir; insanların kıblesi Kabe-i Mükerreme’dir. Gök halkının kıblesi Beyt-i Ma’mur’dur. Melaikei Kerrübiyyün’ün kıblesi yani Ceb­rail ve Mikail gibi Allah (cc)’a yakın meleklerin kıblesi kürsidir. Arşı taşıyanların kıblesi Arş-ı Azam’dır.Ve hepsinin gayesi ve matlubu yüce Allah (cc)’ın zatıdır.

Kıbleye yönelmekten aciz olan kimsenin kıblesi ise yani kıble­nin yönünü bildiği halde düşman veya yırtıcı hayvan korkusuyla ya da denizde bir ağaç üzerinde bulunduğu İçin aciz olanların kıblesi gücü yettiği yönedir.

Yani öyle kimsenin hangi yöne kadir ise namazı o kadir olduğu cihette kılabilir. Namaz kılacak olan kimse kıbleyi araştırır. Araştır­mak maksuduna vasıl olmak için gücü sarf etmek demektir. Musalli şüpheden dolayı araştırır. Şüphe karanlıkların yığılmasıyla ve alamet­lerin görünmeme siyle yada bulutların toplanmasıyla meydana gelir. Kıbleden haber veren kimse olmazsa o zaman musalli yönü araştırır.

Zira ashab-ı güzin kıbleyi araştırp namazlarını kılmışlardır. Re-sulullah (sav) onları bu araştırmadan men etmemiştir. Eğer bir kim­se kıbleyi araştırdıktan sonra hata etse o namazını iade etmez. Mu­salli araştırarak namaz kılıpta sonradan Kabe arkasında kaldığı meydana çıkarsa İmam Şafii (ra)’ye göre namaz caiz değildir. Hanefi mezhebine göre caizdir.

Arz üzerinde bizim bulunduğumuz nokta ile güneşin her gün için değişen üç noktadan oluşan küresel üçgenin çözümünün za­man cinsinden ifadesine kıble saati denir. Şu halde şehir için ayrı ayrı gösterilen kıble saatleri yalnız o şehirler için geçerlidir. O şehir­den uzaklaştıkça namaz vakitler (+,-) fark olarak ilçelerin namaz va­kitlerinin tesbitine benzer uygulamanın kıble saatlerine uygulanma­sı kesinlikle doğru değildir.

Kıble saatleriyle kıble tesbiti yapılırken 90 derece dik olarak ze­mine çakılmış olan direğin veya özel olarak bu iş için hazırlanmış şakul ipinin kıble saatindeki gölgesinin güneşe taraf olan ters uzan­tısı kıble yönünü gösterir. Değişik bir ifade ile o esnada yüzünü gü­neşe çeviren bir kişi kıbleye dönmüş olur.

İlçe ve nahiyelerin kıble saatlerini illerden fark alarak hata yapmamaları için bütün il ve ilçe ve nahiyelerin yıllık kıble saatleri hazırlanarak müftülüklere gönderilmiştir. Yeniden cami yapılırken kıble istikametinin tesbitinde bundan yararlanılabilir. Dünya kıble günü arz üzerinde bizim bulunduğumuz noktada sabittir. Kabe’nin

bulunduğu noktada sabit olup; enlemi +21 derece 20 dakikadır. Güneşin deklinasyonu ise yıl içinde -23 derece 26 dakika ile +23 de­rece 26 dakika arasında her gün için değişmektedir.

Güneşin deklinasyonu ile Kabe’nin enleminin aynı (+21 derece 26 dakika) olduğu 29 mayıs günü Türkiye saati ile ve ileri saat uy­gulamasına göre 12.18’de ve 16 temmuz günü Türkiye saati ile ve ileri saat uygulamasına göre 12.27’de dünyanın her yeri için (oraların mahalli saatlerininde ayrıca hesaplanması şartıyla) dünya kıble gü­nü ve belirtilen saatlerde dünya kıble saatleridir.

Ktble: Hicretin ikinci yılı olayları arasında iki mühim hadise vardır. Bunlardan biri tüm müslümanlara nefislerini müdafaa için savaşa izin verilmesidir. Nitekim bu konuda yüce Allah Kur’an-ı Ke-rim’de şöyle buyurmuştur:

“Kendilerine savaş açılan mü’minlere, zulme uğramaları se­bebiyle cihad izni verildi. Şüphesizki Allah onlara yardım etme­ye hakkı ile kadirdir. [200]

İkincisi ise kıblenin Kudüs (Mescid-i Aksa)’tan Mekke (Kabe)’ye çevirilmesidir. Kudüs’e doğru namaz kılmak hicretten üç yıl önce başlamıştı. Hicretten 16 ay ve birkaç gün sonrasına kadar devam et­miştir. Kabe’nin müslümanlar için kıble olması hicretin ikinci yılı 624 recep ayı ortalarında bir pazartesi gününe rastlar. O gün Resulü Ekrem (sav) efendimiz Selemoğullan yurduna gitmiş, oranın mesci­dinde öğle namazını Kudüs’e doğru kıldırıyordu. Namaz içinde kıble­nin değiştirilmesi hakkında vahiy geldi. Namazın birinci rek’atı kılın­mış ikinci rek’atm sonuna gelinmişti. O sırada Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a dönülmesi emrolundu. [201]

Resulü Ekrem (sav) derhal yüzünü Mescid-i Aksa’dan Mescidi Haram’a çevirdi. Cemaat de saflarıyla beraber o tarafa döndüler. Er­kekler kadınların yerlerine geçtiler, kadınlar da erkeklerin yerlerini aldılar. Bu şekilde yeni kıbleye yönelmiş olarak namazın üç ve dör­düncü rek’atlarmı Mescid-i Haram’a yönelmiş olarak kılmış oldular.

Selemoğulları mescidine de bu sebepten dolayı Mescid-i Kıble-teyn yani iki kıbleli mescid denildi.

Kabe tarafı ne ile bilinir?

1- Köylerde, kasabalarda ve şehirlerdeki camilerdeki mihraplar ve minarelerin şerefeye açılan kapısıdır.

2- Camilerden uzak bir semtte ise yerli halktan sormak lazım­dır.

3- Yanında pusula taşıyor ve manyetik sapmalarıda hesaba katmasını biliyorsa onunla kıbleyi tayin eder. Deniz ya da çölde olan kimselere gelince pusula varsa onunla tesbit ederler. Şayet pusula yoksa ve güneşli bir havadaysalar bulundukları yerin kuzey ya da güney yarım küre olduğunu tesbit ederek ve güneşe bakarak kıbleyi tayin ederler. Gece vakti ise yıldızlarla tesbit ederler.

Bunlardan hiçbiri olmadığı takdirde o zaman ictihad edip ka­naatlerine göre namaz kılarlar. Kıble tesbitinde ise muteber olan göğsün Beytullah’ın bulunduğu mekana çevirilmesidir, binanın şek­line değil. Belki rakım itibarıyla Kabe’den çok yüksek ya da çok al­çak bir yerde yüzünü Kabe’ye çevirmek mümkün olmayabilir. Fakat Beytullah’ın bulunduğu yöne göğsü çevirmek yeterlidir. Zira Kabe yerden aynı doğrultuda yedi kat göklere kadar kıble olarak kabul edilmiştir.

Şu bakımdan Kabe’nin damında namaz kılmak caizdir diyenler çoğunluktadır. Çünkü Kabe’nin üstüne çıkan kimse nereye yönelirse yönelsin kıbleye göğsünü çevirmiş sayılır.

Çağımızda o onbeş km yüksekte uçan uçaklarda namaz kıl­mak gerektiğinde elbetteki Kabe’nin binasına yönelmek mümkün değildir. Fakat göğe doğru yükselen doğrultusuna göre namaz kıl­mak yeterlidir. Şu kadarı varki eski müctehidlerin zamanında uçak yoktu. Fakat onlar rakım itibarıyla bu işi tesbit etmişlerdir. Şu halde çok yüksek veya çok alçak yerleri tefekkür ederek bu yolda tatmin verici bir ictihadda bulunarak çok kolay bir yol göstermişlerdir.

Ağır yaralı veya hasta olan kimseye eğer çevirildiği takdirde sı­zıntı veya ağrı artacağı olursa bulunduğu şekilde namaz kılsa nama­zı sahihtir. Yüzü hangi cihete gelirse gelsin gene namazı sahihtir. Eğer herhangi bir kimse yoldaki bir canavardan korksa ve kıble tara­fına yönelme imkanı olmazsa o kimse hangi cihete yönelirse yönelsin kıldığı namaz sahih olur. Eğer hırsızdanda korkarsa gene hangi tarafa yönelerek namaz kılsa namazı sahih olur.

Özürlü olan kimse binmiş olduğu hayvanın üzerinde kıbleye yönelmek zorunda değildir. Zira o kimse hangi tarafa yönelerek na­maz kılsa namazı sahih olur. Nafile namazların hayvan üzerinde kı­lınması kıbleye yönelerek kesinlikle şart değildir. Şu halde öyle kim­se hayvan üzerinde özürsüz olarak herhangi bir tarafa yönelerek sünnetini kılsa namazı sahih olur.

Eğer herhangi bir kimse gemide namaz kılsa namazlarda kıb­leye yönelerek kılması lazım ve elzemdir. Zira rastgele bir tarafa yö-nelip namaz kılsa caiz değildir. Şu halde namaz kılarken gemi yönü değiştirecek olursa namazını iptal etmemek şartıyla kıbleye döner ve bu şekilde namazını tamamlarsa namaz sahih olur. Gemide kıblenin hangi tarafa olduğunda şüpheye düşerse, soracak kimseyi de bula­mazsa ictihad yaparak böylece namaz kılar.

Zira Resulü Ekrem (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur: “Size bir şey üe emrettiğim zaman onu gücünüzün yettiği nisbette yerine geti­rin.” Amir b. Rebia diyor ki: Resulullah (sav) devesi üzerinde yol alır­ken namaz kılıyor ve deve ne yöne doğru yönelirse o da kendisini oraya doğru yöneliyordu. Yalnız rüku ve secdeleri baş işareti ile yeri­ne getiriyordu. [202]

Âmâ bir adam bir rek’at namaz kıldıktan sonra bir adam gelse ve onun göğsünü kıbleye çevirse ve o âmâyı uyarsa önce kıldığı na­maz caiz olur mu? Eğer âmâ namaza girmeden önce kıbleyi sorup öğrenecek kimse bulduğu halde sormadan namazın içine girmişse her ikisinde namazı caiz değildir. Aynı zamanda namazın iade edil­mesi gerekir. Eğer soracak kimse yoksa bu şekilde namaza durmuş-sa imam olan âmânın namazı sahihtir. Fakat imama uyanın namazı sahih değildir. [203]

5- Vakitler

Farz namazlarla bunların sünnetleri için vitr na­mazı, teravih namazı, cuma ve bayram namazları için vakti de şart­tır. Şöyleki; farz namazlar sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namaz­larından meydana gelmektedir. Cuma namazı ise öğle vakti içinde meydana gelmektedir.

Şu namazların vakitlerini bilmek farz olan bir vazifedir. Vakti gelmeden bir namazın kılınması sahih değildir. Vakti geldiği zaman vaktin içinde kılınması gerekir. Eğer vakit çıktıktan sonra kılımrsa bu eda değil kaza olur. Özürsüz bir namazı kazaya bırakılması yüce Allah katında büyük bir suç ve sorumluluk gerektirir.

Cuma namazının vakti öğle namazının vaktidir. Bu vakitleri bilmek için bazı terimleri bilmek gerekir.

Sabah namazını ortalık açılıp ağardığı zaman kılmak müste-haptır. Ve daha faziletlidir. Buna “isfar” denir. Yalnız kurban bayra­mının ilk gününde Müzdelife’de bulunacak hacılar için o günün sa­bah namazım fecrin hemen arkasında daha ortalık karanlıkken kıl­mak daha faziletlidir. Buna “tağlis” denir. Üç imama göre her zaman tağlis daha faziletlidir. Gündüz vaktine Arapça “nehar” denir. Nehar iki kısma ayrılır.

Nehar-i şer’i: Şer-i gündüzdür ki fecri sadıktan güneşin batı­şına kadar devam eder.

Nehar-i örfi: Örfü gündüzdür. Bu da güneşin doğuşundan batı­şına kadar olan zamandır. Ve nehar-i şer’iden kısadır.

Sabah namazının vakti ikinci fecrin doğuşundan güneşin do­ğuşuna kadar olan vakittir. İkinci fecr sabaha karşı doğu tarafın uf­kundan yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir. Bununla sa­bah vakti girmiş olur. Bu sebeple buna “fecr-i sadık” denir.

Öğle vakti güneşin zevalinin hemen arkasından başlar. Zevalse örfi gündüzün tam ortasına rastlar. Eğer örfi gündüz 12 saat kabul edilse tam altıda zeval vakti olmuş olur ve görünüşe göre güneş yo­lun yarısını almış olur. Şu zamanda her şeyin gölgesi doğudan batı­ya doğru düşmekteyken bu zamandan sonra akis olarak meydana gelir. Yani bundan sonra batıdan doğuya doğru düşmeye başlar.

Bu güneşin tam bu yarı yola geldiği anda her şeyin yere düşen gölgesine de “fey-i zeval” denir. Fey terim olarak dönme anlamına gelmektedir. Gölge batıdan doğuya doğru dönmeye başladığı için bu adı almıştır. Şimdi tam bu zeval anında güneşe karşı dikili olan bir metre uzunluğunda bir şeyin gölgesini yarım metre kabul ediniz. Bu bir fey-i zevaldir. Bundan sonra o şeyin gölgesi iki metre daha uza­nıp artarsa yani gölgesi iki buçuk metre olursa asrı sani yani ikinci asr olmuştur.

İmam-ı Azam’a göre öğle vakti çıkmış ve ikindi vakti girmiştir. Fey-i zeval bulunulan yere ve zamana göre uzayabilir ve kısalabilir. Belirsizde olabilir. Şu halde bir zeval zamanına rastlayan bir namaz kesinlikle caiz değildir. Zira bu kerahat zamanıdır. Fakat namazın caiz olmadığı bu vakitte acaba pek az bir vakite mi mahsustur? Veya bu vakit biraz evvelinden mi başlar? Burada iki fikir meydana gel­mektedir:

Burada örfi gündüz esastır. Bu cihetten tam zeval vaktine “isti­va” vakti denir ki güneş gündüz yarısı dairesi üzerinde herkesin tam başı üstünde bulunur. Veya o hizaya gelmiş gibi olur. İşte kerahat zamanı tam bu vakitten ibarettir.

Diğer bir görüşe göre ise bu kerahat zamanının belirlenmesin­de esas olan şer-i gündüzdür. Şer-i gündüze göre ise istiva zamanı zeval zamanından biraz önce meydana gelir. Bu görüşe göre kerahat vaktide bu istiva vaktinden zeval vaktine kadar uzayan müddete de­nir.

Misal; ocak ayının birinci günü fecr-i sadığın doğuşu ezani sa­atle  12.50 olsa güneşin batışıda 12’de olacağına göre şer’ gündüz süresi 11 saat 10 dakika olur. Öyle günde güneşin doğuşu 2. 35’de olacağından örfi gündüzün süresi 9 saat 25 dakika olur. Şayet böyle olursa şer-i gündüzün yarısı yani istiva vakti fecrden 5 saat 35 daki­ka sonra olup güneşin doğuşundan 3 saat 50 dakika sonraya rast­lar.

Bu kaideye göre şer-i gündüzün yansı zeval zamanından 52 dakika önce olmuştur. Şu halde bu 52 dakikalık süre bir kerahat vaktidir.

Akşam namazının vakti güneşin batmasından başlayıp şafağın kaybolmasına kadar devam eden zamandır. Şafak İmam-ı Azam’a göre akşamleyin ufuktaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlık­tır.

İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed ve diğer üç imama göre ve İmam-ı Azam’dan diğer bir rivayete göre şafak ufukta meydana ge­len kızartıdır. Bu kızartı gittikten sonra akşam namazının vakti çık­mış olur. Akşam namazını ilk vaktinde kılmak müstehaptır. Akşam namazının vakti dar olduğu için onu geciktirmek caiz değildir. Ak­şam namazı kızartının kaybolmasına kadar tehir edilmemelidir.

Yatsı namazının vakti her iki görüşe göre şafağın kaybolmasın­dan başlayıp ikinci fecrin doğuşuna kadar devam eder. Fecr doğun­ca yatsının vakti bitmiş olur. Yatsı namazını gecenin üçte birine ka­dar geciktirmek müstehaptır. İhtilaftan kurtulmak için ufuktaki be­yazlık kaybolmazsa yatsı namazı kıhnmamalıdır. Eğer bulutlu olsa sabah, öğle ve akşam namazlarını biraz geciktirmeli, ikindi ve yatsı namazlarını da biraz erken kılmalıdır.

Vitr namazının vakti; yatsı namazının vaktidir. İki imama göre vitrin vakti yatsı namazı kılındıktan sonra başlar. Herhangi bir kim­se yatsı namazını kıldıktan sonra elbisesini değiştirip başka bir elbi­se ile vitr namazını kılsa ve önceki elbisesi temiz olmazsa İmam-ı Azam’a göre yalnız yatsı namazını yeniden kılması gerekir. İki ima­ma göre her iki namazı kılması lazımdır. Zira vitr namazı vitr vakti gelmeden kılınmıştır.

Eğer bir kimse gece uyanacağından emin olsa vitr namazını gecenin sonuna kadar tehir etmesi daha faziletlidir.

Teravih namazının vakti; yatsı namazından sonra başlar, sa­bah namazının vaktine kadar devam eder. Vitrden önce kılınması caiz olduğu gibi vitrden sonra kılınması da caizdir.

Bayram namazının vakti; sabah namazı kılndıktan sonra gü­neş yükselipte kerahat vakti çıktıktan sonra başlar ve güneşin istiva vaktine kadar devam eder. Ramazan bayramı namazı bir özürden dolayı birinci günü istiva vaktine kadar kılmamazsa ikinci günü istiva vaktine kadar kılınır. Eğer özür devam ederse üçüncü günü kılın­maz.

Kurban bayramı namazı ise eğer özür sebebiyle birinci günü kılınmazsa ikinci günü istiva vaktine kadar kılınır. îkinci gün gene özür sebebiyle kılınmazsa üçüncü gün istiva vaktine kadar kılınır. Bu şekilde özürsüz olarak bayram namazlarını ikinci ve üçüncü gü­ne bırakmak aynı zamanda kötü bir şeydir.

İstiva zamanında ve istivadan sonra kılınması kesinlikle caiz değil ve kaza da yapılamaz. Namazın vaktinin müsaid olduğunu dü­şünerek bir sünnet namaza başlamış olan kimse iki rek’at kıldıktan sonra farzın kaçırılacağından korkarsa başlamış olduğu namazı bı­rakmaz. İkinci rek’attan sonra teşehhüde oturarak selam verir. Ü-çüncü rek’atta ise dördüncü rek’atıda kılar, sonra selam verir. Zira başlanmış olan namazın tamamlanması gerekir.

Hanefılere göre iki vaktin namazını bir vakit içinde kılmak ke­sinlikle sahih değildir. İsterse evde, isterse seferde olsun, isterse kor­ku zamanında olsun sahih olmamasında fark yoktur. Yalnız hacc zamanında öğle ikindi namazını öğle vaktinde, Arafat’ta cemaat ile akşam ile yatsı namazını yatsı vaktinde Müzdelife’de münferid ya da cemaatle kılınması caizdir.

Şafıilere göre ise cem-i takdim ve cem-i te’hir ikiside caizdir. Sefer halinde vaktin elverişli olmasına göre öğle namazını ikindi ile cem-i te’hirle veya ikindi namazını öğle vaktinde cem-i takdimle yani ikisini bir vakitte kılmak caizdir.

6- Niyet etmek

Namazın şartlarından biri de niyet etmektir. Zi­ra Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

Ameller ancak niyetlere göredir. [213]

Niyet irade “dilemedir”. Şu halde ilim yani bilmek değildir. İra­de eşit olan iki şeyden birisini tecih etmektir. Eğer musalli hangi namazı kıldığını bilirse bu niyettir dese en makbul görüşe göre na­mazı sahih değildir. Kesinlikle bu kadarını bilmek niyet değildir. Zira niyet ilimden başkadır. Herkese malumdur ki bir kimse küfrü bilse kafir olmaz ama küfre niyet etse kafir olur. Misafirde ikameti bilse mukim olmaz, ama ikamete niyet etse mukim olur.

Muhammed b. Seleme şöyle demiştir: “Bu kadarı bilmek niyet­tir. Oruç da aynı bunun gibidir. Niyeti dille söylemek yani telaffuz etmek müstehaptır.” Zira azimetin toplanması için dille söylenen ni­yette kalbin hazır olması olur. Yemek-içmek ve benzerleri gibi namaz ile ilgisi olmayan şeylerle niyet ve tahrime yani ilk tekbir arasını a-yırmak caiz değildir. Fakat abdest almak ve mescide yürümek gibi şeyle ayırmanın zararı yoktur.

Kalben niyet olmaksızın dille yapılan niyet sahih değildir. Tek olarak namaz kılan kimse için üç niyete ihtiyaç vardır.

a- Namazın kendisine niyet.

b- Namazın Allah için olmasına niyet.

c- Kabe’ye yöneldim diye niyet etmektir. O kimse Kabe’nin arasmada niyet eder. Muktedi ise üçü ile beraber olduğu halde dör­düncüsü hazır olan imama uydum diye niyet etmesidir. Eğer iktida niyeti terk etse namazı caiz olmaz. Farz namazlarla, bayram ve vitr namazlarında bunları yerine getirirken hangi vakitler olduğunu be­lirtmek lazımdır.

Bugünkü öğle namazına veya bugünkü cuma namazına veya bugünkü vitr namazına ya da bugünkü bayram namazına niyet ge­tirmek kâfi gelmez. Zira böyle bir niyetle farz namazların tayini ol­maz. Fakat bu vaktin farzını kılmaya diye niyet edilmesi yeterlidir. Yalnız cuma namazının vaktini getirmek kesinlikle yeterli değildir. Zira asıl vakit öğlenindir, cumanın değildir. Rek’atlarını zikretmesi lazım olmaz. Nafile namazlar için sadece namaza niyet etmek yeterlidir. Fakat bu vaktin ilk sünnetine ya da son sünnetine niyet etim diyerek te kılınır.

Bu sünnetlerin müekked ya da gayri müekked olduklarını be­lirtmeye hacet yoktur. İhtiyat olarak teravih namazı için teravih na­mazını kılmaya ve vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim denmelidir. Cemaate yetişipte imamın farz mı yoksa teravih mi kıldığını anlama­yan kimse farza niyet ederek imama tabi olur. Eğer imamın namazı farz ise yetişenin namazı sahihtir. Şayet teravihse kendisine tabi o-lan kimsenin namazı nafile olarak sahih olur. Fakat teravih yerine geçmez.

Niyetin tekbir alma zamanına yakın olması daha iyidir. Niyetle tekbir birbirini izleyecek arasına bir fasıla girmeyecek. Tekbirden önce niyet getirmek caizdir. Hatta namaza niyet ettikten sonra ab­dest alıp camiye gitse ve bir daha niyet getirmeden tekbir alıp nama­za başlasa namazı sahihtir. İmam-ı Şafii’ye göre niyetin tekbire ya­kın olması şarttır.

Eğer bir kimse farz namaz yerine kazaya niyet etse veya kaza yerine farza niyet etse her iki durumda da namaz sahihtir. Bir kimse öğle namazının vakti çıkmamıştır kanaatiyle öğlenin farzına niyet et­se va namazı tamamladıktan sonra öğle vaktinin çıkmış olduğunu anlasa namazı kaza yerine geçer. Bir kimse öğle gibi vakit içinde hem öğle hem de ikindi namazına niyet etse niyeti ancak girmiş olan namaz için sahih olur. Vakti girmemiş olan namaz buna mani de­ğildir.

Bir kimse bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlarsa son­ra nafile kılıyormuş gibi bir zanla namazını tamamlasa bu namazı farzdan sayılır. Zira namazın selama kadar niyetin hatırlanması ke­sinlikle şart değildir. Bir kimse nafileye niyet ederek tekbir alırsa bir daha farza niyet ederek tekrar tekbir alsa namazı farz namaza çevirir ve namazı sahih olur. Bunun aksi de böyledir.

Yine bir adam ikindi namazının farzına niyet ettikten sonra bir rek’at kılar ve sonra öğle namazının farzına yahut nafile namaza ni­yet ederek tekrar tekbir alsa ikindi namazını bozmuş olur ve son ni­yete göre namaza başlamış olur.

Cemaat halinde imama tabi olduğu zaman niyet edilmesi lazım gelir. Bugünkü ikindi namazının farzını kılmaya niyet ettim ve bu irnama tabi oldum denir. Eğer bu şekilde niyet olmazsa imama tabi olmak sahih değildir. Bir kimse namaza tek başlamışsa sonra ima­ma tabi olmaya diliyle bir daha tekbir alsa önceki namazını bozmuş olur. İmama uyması da sahihtir.

Herhangi bir kimse imama uydum dese ve imama “iktida et­tim” diye niyet etse en sahih görüşe göre yeterli değildir. İmamla beraber namaz kılmaya niyet ettim denilmesi de Öyledir. Bir adam ima­ma tabi olmak niyeti getirirse ve aynı zamanda namaza başlarsa i-mam henüz namaza başlamamış bulunsa bu mutabaat sahih değil­dir. Hatta Allah veya Ekber kelimesini imam bitirmeden kendisi bi-tirse yine imama tabi olmuş sayılmaz. Fakat ikinci olarak bir tekbir daha alsa imama tabi olmuş olur.

Cemaatin imama tabi olma niyeti Allahu Ekber deyip namaza imamın başlamasından sonra olmalıdır ki bir namaz kılana tabi ol­muş olsun. Ve imamdan evvel tekbir almış olmak tereddüdde kalmış bu görüş İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in görüşüdür. İma­mı Azam’ın görüşüne göre cemaatin tekbirleri imamın tekbirine ya­kın olmalıdır. Zira bu konuda ibadette acele etme fazilettir.

Şu halde niyetin önce olması lazımdır. Bununla beraber imam daha fatiha suresini bitirmeden tekbir alıp imama tabi olan kimse iftitah tekbirinin sevabına yetişmiş olur. Kendisine tabi olunan ima­mın kim olduğunun bilinmesi lazım değildir. Hatta Ahmed olduğu sanılanın Muhammed olduğu anlaşılsa yapmış olduğu niyetine bir maniyat kesinlikle yoktur. Yalnız Bekir’e tabi oldum diye niyet eder­se imamın başkası olduğu bilinirse bu tabi olma sahih değildir.

Zira bu kayda bağlanmış bir niyettir. İmam imametin niyetini getirmesi lazım değildir. Yalnız kadınlarda kendisine uymalarının sa­hih olabilmesi niyet etmesi lazımdır. Bunun için bir imam

“Ben bana tabi olanlara imamım” diye niyet etse, öyle imama kadınlarda uyabilirler. Namaza Allahu Ekber diyerek başlanır. Bu Allahu Ekber bir iftitah (başlangıç) tekbiridir. Aynı zamanda buna tahrimede denir. İftitah tekbiri yalnız yüce Allah’ın şanını yüceltecek olan ona özel bir ifade ile söylenir. Bu cümle ile namaza girilmiş ve dünya işleri ile alakalar kesilmiş olur. Gerek namaz içinde, gerekse başlarken olsun mümkün olduğu kadar zihinden vesvese ve şüpheyi atmak lazımdır. Zira kalp, Allah (cc) ile meşgul olursa namazın hem gayesine hem de ruhuna uygun olur.

Şu halde niyet getirirken ibadeti sırf Allah (cc) için yerine ge­tirdiğini düşünerek ve tefekkür ederek yapmak çok önemlidir. Baş­langıçta bu şekilde namaza girilirse sonra akla gelen ve riya anlamı taşıyan şeylerin fazla önemi yoktur. Zira bu riya, yani gösteriş sayıl­maz. Fakat niyet ederken çevredeki insanlar görsün, tefekkürü in­sanın aklına gelirse o zaman hepsi riya olur. Kesinlikle hiçbir fazileti ve sevabı olmaz. Fazla vesvese ve evhamı olan kimse için eğer kalben niyetin getirilmesi zor ise yalnız dille getirmesi yeterlidir. Bu durum çok az insanlarda vardır.

“Namaza durunca önce tekbir getir, sonra Kur’an’dan kolayına geleni oku. Sonra rükua var, bütün organların sakinleşinceye kadar bekle. Sonra başım kaldır belini iyice doğrult. Sonra secdeye var. Yine azaların sakinleşinceye kadar bekle ve secdeden kalktığında yine o-turuşun ölçüsünü alıncaya kadar bekle. Yine secdeye var ve azaların sakinleşinceye kadar bekle ve her rek’atta bunları aynen yerine getir. [214]

Resulü Ekrem (sav) efendimiz farzı kıldırınca cemaatine döne­rek şöyle seslendi: “Ey insanlar! İşitin ve anlayın, bilin ki Allah’ın öyle kullan varki onlar ne peygamberdir ne de şehittir. Fakat peygamber-îer ve şehitler onların makamlarına ve Allah’a olan yakınlıklarına gıp­ta ile bakarlar.”

Bunun üzerine bir bedevi kalkıp Resulullah’a yaklaştı ve elini göğsüne doğru vurup dedi ki; Ya Resulullah şu sözünü ettiğin Allah’­ın kullan kimlerdir? Onları bize tarif eder misin? Allah Resulünün cevabı şöyle oldu:

Onlar insanlardan ayrılıp, Hakk’a dönenler ve kabilelerin garip­leridir. Aralarında yakın bir akrabalıkda yoktur. Fakat onlar Allah için birbirlerini severler ve saf bağlayıp dururlar. Kıyamet günü Allah çıkıp oturmaları için onlara nurdan minberler hazırlar. Böylece onların hem yüzlerim hem de elbiselerini nur kılar. Kıyamet günü insanlar o günün dehşetinden korkarken onlar korkmazlar. Evet onlar, üzerlerinde hiç­bir korku olmayan ve üzülmeyen Allah dostlarıdır. [215]

Bir adam, camiye girse ve imamı teşehhüd halinde görse ve de­se ki; birinci oturuşta ise uydum, ikinci oturuşta ise uymadım diye niyet etse cumhur ulemaya göre bu niyet sahih değildir. Ve fetvada buna göredir. Veya o adam imama tabi ederken eğer birinci ettahiy-yatü ise farz namaza, İkinci oturuşta İse nafile namaza niyet edip uydum dese, farz namaza uymuş olmaz.

[193] Nur, 24

[194] Ebu Davud

[195] Ebu Davud Sünen

[196] Nur, 31

[197] Tahtavic. 1, s. 114

[198] Bakara, 144

[199] Bakara, 150

[200] Hacc, 39

[201] Ba­kara, 145

[202] Buharı, Müslim

[203] Fetavayı Hindiyye

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.