Fukahanın Tabakaları nelerdir?

Şeyhülislam İbni Kemal merhumun beyanına göre fukahayı ki­ram, şu yedi dereceye ayrılmıştır: Müctehid fışşeri, müctehidi fil mezheb, müctehidi fil mesele, eshabı tahric, eshabı tercih, eshabı temyiz, mukallidi sırf. Bunların açıklaması şöyledir:

1- Müctehid Fişşer’i ne demektir?

 

Şer-i hükümlerin kaidelerini ve usulünü düzelten fer-i hüküm­leri şer~İ delillerden çıkartmak kendisine mahsus bir mesleki fıkhi vücuda getirmiş olan zattır. İmam Azam, imam Malik, İmam Şafii ve İmam Ahmed ibni Hanbeli gibi.

2- Müctehid Fil Mezheb ne demektir?:

 

Şer-i hükümlerin usullerine bestutemhide kadir ve fer-i hü­kümleri şer-i delillerden istinbata muktedir olduğu halde bu tarike gitmeyip bir müctehid fışşera tabi olan onun usulüne, kaidelerine göre hareket eden zattır. İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed Şey­bani, İmam Züfer, İmam Hasan ibni Ziyad gibi.

3- Müctehidi Fil Mesele ne demektir?

 

Mensup olduğu mezhebi fıkhide hükmü mevcud olmayan me­seleler hakkında içtihada muktedir olan herhangi bir fakih zattır. Hanefılerden olan fakihler şunlardır: Kadıhan, Burhaneddin Mah-ndi   Buharı, Fahrül İslam Pezdevi, Şesül Eimmetis Serhasi, Şem Eimmetil Halvani, Kerhi, Tacüddin Ahmed ibni Abdülaziz, Has Tahavi gibi.

4- Eshabı Tahric ne demektir?

 

Bir müctehidden fıkıh meselesi naklolduktan sonra müteaddid manalara ihtimali bulunan bir sözü bir mehül hükmü belli etmeye ve mezhepte belli olmayıp yeni meydana gelen meselelerin hüküm­lerini tabi olduğu mezhebin usul ve kavaidinden çıkarmak kuvvetine ve melekesine sahip olan fakih zatlardır. Fukahai hanefılerden; Ebu Abdullah Cürcani, Cessas gibi. Başka tarife göre eshabı tahric, müc-tehidi fil mezheb demektir.

5- Eshabı Tercih ne demektir?

 

Bir mezhepteki mütebayin ve müteaddit sözlerinden, rivayet­lerden birini deliline nazaran diğerine tercihe mutedir olan, bu söz kıyasa daha muvafıktır veya nasın mesalihine daha uygundur, sa­hihtir, esastır diyebilen müctehid zatlardır. Hanefılerden fakih olan zatlar şunlardır: Şeyhülislam Burhaneddini Mergihani, İbni Hum­man gibi.

6- Eshabı Temyiz ne demektir?

 

Mezhebindeki zahir olan rivayetler ile nadir olan rivayetlerin a-rasını tefrika ve kuvvetli olan sözlerle zaif bulunan kavillerin araları ayrılmaya kadir olan rnüctehid fakih olan zatlardır. Fukahai hanefı­lerden Mücdüddini Mevsili, Ebul Fazl, Hafızüddini Nesefı, Tacüşşeria Mahmudi Buhari, Muzafferüddin İbnüs Saati bu zümredendir.

7- Mukallidi Mahz ne demektir?

 

Bu içtihada tahric ve tecihe selahiyeti yok yalnız bir mezhebe mensup hükümlerin, meselelerin ve rivayetlerin büyük bir kısmı hıfz etmiş bunları eserlerine dahil, dere etmiş olan zatlardır. Fukahai Hanefınin çoğu da bu kısma dahildir. İbni Abidin, Alaüddini Haskefı gibi.

Şafii mezhebine mensup olan İmam Nevevi’nin ve Celaleddini Suyuti’nin izahına göre de fukahai kiram dört tabakaya ayrılır: Müc-tehidi müstakil, müetehidi müntesib, müctehid fil fetva, müctehid fil mezheb.

 

1-   Müctehidi Müstakil ne demektir?

 

Bu müctehid fışşeri demektir. Her dört mezhebin sahipleri öyledir.

2-   Müctehidi Müntesib ne demektir?

 

Bu aynı zamanda müctehid fil mezheb demektir. Bu müntakil müetehidin usulü içtihadını diğer müctehidlerin usuli içtihadın ter­cih ederek onun usul dairesinde harekette bulunduktan sonra her­hangi bir meselede içtihada muktedir ve her meselede kendi rey ve kanaatiyle amel etmektir. Fukahai şailerden; İmam Gazali, Ebu İs-hak Şirazi, Ebu Bekir Kaffali Sağır, Ebu Aliyyi Mervezi, İmamül Ha­remeyn gibi bu taifeden sayılmışlardır. Müetehidi müntakil ile müe­tehidi müntesib, müetehidi mutlak demektir.

3- Müctehid Fil Fetva ne demektir?

 

Bu ashabı tecih denilen fukahadan sayılan zattır ki mensup ol­duğu mezhepteki muhtelif kavillerden birini sahibi mezhebin istinat ettiği delillere ve kavaide nazaran diğerlerine tercih ederek onunla fetvaya ehl bulunur.

4- Müctehid Fil Mezheb ne demektir?

 

Bir sahibi tehric demektir. Bir mezhebe mensup ve fıkhi daire­sinde ietihad eden, ictihadlarında çok kez o mezhepten başka bir mezhebe gitmeyen zattır. Tabakai erbabı olan mukallidi mahz ile as­habı temyiz. Şafiilerce bunlar fukahadan sayılmaz.

Mezheb imamı demek Kur’an~ı Kerim ve hadislerde açıkça bil­dirilmiş olan din bilginlerini, ashabı kiramdan işiterek toplayan, ki­taba geçiren büyük alim demektir. Mezheb imamları açıkça bildiril­memiş olan bilgileride açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkaran alimlerdir.

Ashabı kiramın her biri müctehid ve mezheb imamıydı. Buna göre 204 mezheb vardır. Zira ashabı kiramın içerisinde bulunan bü­yük müetehidler ve fakihler çoktu. Hadisi şerifler Kur’an-ı Kerim’i, mezheb imamları da sünneti açıklamışlardır. Hadisi şerifler olma­saydı namazın kaç rek’at olduğu, nasıl kılınacağı, rüku ve secdede okunacak teşbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, ze­kat, nisab, orucun ve hacem farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Ya­ni hiçbir alim bunları Kur’an-ı Kerim’den bulup çıkaramazdı. Bunla-n Peygamber efendimiz (sav) açıklamıştır. Sünneti de müctehid alim­ler açıklamış ve böylece mezhepler meydana çıkmıştır.

Peygamberimiz (sav)’de bu imamlara uymamızı şöyle emredi­yor:

“Kur’an-ı Kerim’e tabi olmak hepinize farzdır. Onu terk etmek i-çin hiçbir özür olmaz. Kur’an-ı Kerim’de bulamadığınız işlerde, sünne­time uyunuz. Sünnetimdede bulamazsanız, ashabımın sözüne uyu­nuz. Alimlere tabi olun, alimler rehberdir.”

Peygamberimizin (sav) yolu Kur’an-ı Kerim ile hadisi şerifler ile müctehidlerin ictihadlan ile gösterilen yoldur. Amme tarafından ka­bul edilen büyük müctehidler kesin olarak şer-i delillere tabidirler. Delilsiz olarak bir rey içtihadın sebebini etmemişlerdir. Açık bir delil karşısında tamamen itifakları olmuştur. O delilin gösterdiği hükmü birlik olarak kabul etmişlerdir. Bunun içindirki kesin delillere daya­nan olan itikad hususunda ve kesin delillere müstenid olan namaz, oruç, zekat gibi ibadetler hususunda hepsi birlik içindedirler.

Ancak ve ancak “furuatı fıkhiyye” de ihtilaf etmişlerdir. Zira on­ların hükümleri kesin delillerle sabit olmamıştır. Onlardan bir kıs­ımda tali mesail hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilafın sebepleri ise şu vech ile özetleyebiliyoruz:

a- Bazı şer~i deliller açık ve net kat-i görülmez. Bazı hükümle­rin bir kısmı müctehidlerce mutlak görüldüğü halde diğer bir kısmı ise öyle görmez. Belki te’vili, muhassas veya mensuh olarak görü­nür.

b- Edile-i şer’iyeden mesela hadisi şerifeden bazılarına mücte­hidlerin bir kısmı başarılı olduğu halde diğer bir kısmı ise başarılı olmamışlardır. Hatta bu sebepler için bir zaman bir mesele için ba­şarılı olmayan bir müctehid o hususta başka bir istidal bırak­masına tevessül etmişken sonra hadisi elde edince evvelki içtihadını bırakmış o hadisi şerife göre hükmünü vermiştir.

îmam-ı Azam’a; “Sen bir içtihadını Kur’ana muhalif görürsen ne yaparsın?” diye sorulmuş. O da; “Kendi içtihadımı Kur’an’a mu­halif olduğu için terk ederim” demiş. “Ya Resulullah’ın mübarek ha­disine muhalif olursa ne yaparsın? denilmiş. “Kendi içtihadımı Re-sulullah’ın hadisine muhalif olduğu için kesinlikle terk ederim” de­miş. “Ya senin kavlin bir sahabinin kavline muhalif bulunsa ne ya­parsın?” denilmiş. “Kendi kavlimi sahabinin kavline muhalif olduğu için bırakırım” demiş. “Eğer bir tabiinin sözü senin sözüne muhalif olsa ne yaparsın?” denilmiş. “Bana göre o tabiin eğer bir er ise ben de bir erim” diye cevap vermiştir. Bütün bu imamın sözleri o büyük imamın ictihad sahasında takip ettiği temelleri göstermektedir.

c- Rivayet edilmiş bazı hadislerin, haberlerin doğru zaptedilmiş veya edilmemiş ravilerinin şeriat meselesine haiz bulunmuş veya bu­lunmamış hususunda müctehidler arasında görüş farkı olmuştur. Mesela Hıyarı meclis hakkındaki, yani bir adam malını satsa alanın o satış meclisinde muhayyer olup o satış muamelesini fesh edebil­meleri hakkındaki hadisi şerif yalnız bir tane sahihtir. Hatta ve hat­taki birçok tarikler ile rivayet olunmuştur.

Bu hadisi şerif ile Ebu Hureyre ve Abdullah ibni Ömer amel et­mişlerdir. Fakat bu hadisi fukahai seb’a denilen Kasım ibni Muham-med, Said ibnil Müdseyyib ile arkadaşları ve musırları arasında za­hir olmamıştır. Bununla beraber îmamı Azam ile İmam Malik bu ha­dis zahir olmadığı için sıhhati hakkında kadıha illeti bularak ona is-nad ederek hıyarı meclis kabul etmemişlerdir. İmam Şafii ise bu ha­disin sıhhatine tereddüd etmemiş, bu hadisi şerif ile hıyarı meclis caiz görmüştür.

d- Bazı müctehidler mutlak olarak hadisi mürsel ile amel et­mişlerdir. Bazıları ise eğer hariçten bir destek, bir müeyyidesi ol­mazsa hadisi mürsel ile amel etmemişlerdir. Hanefıler böyle hadis­lerde delil çıkardığı halde Şafîiler ve zahiriyye mezhebinde bulunan­lar mürsel hadislerde kaynak ve delil çıkarmamışlardır.

e- Bazı müctehidler ashabı güzinin kavillerine temmesü ederek delil olarak kabul etmişlerdir. Bazı müctehidler ise sahabei güzinin birliği olmadıkça bu kavilleri delil olarak kabul etmemişlerdir. Nite­kim İmam Malik’e göre sahabenin kavli kıyasa uygun olsun olmasın kesin olarak delildir. İmam Şafii’ye göre kesin olarak delil ve hüccet değildir. Hanefi fukahası ise bazı meselelerde sahabenin kavline hüccet olarak kabul etmişlerdir. Bazıları ise hüccet olarak kabul et­memişlerdir. Kıyasa müracaat etmişlerdir.

f- Delili şer’iyyeden bir kısmının hem vücübe hem de nedbe ve­ya ibaheye delaleti olup bu delillerden her birini bir müctehid kabul ve iltizam eder. Mesela misafir için dört rek’atlık namazların ikişer rek’atla kılınmasının vacip ve mubah olup olmadığmdaki gibi ihtilafa düşmüşlerdir.

g- Delili şer’iyyeden biri diğerine tercih edilir. İşte müctehidler bunlardan birine göre hüküm verir. Mesela İmam-ı Azam’a göre ha­beri ahad kıyasa muraccahtır. îmam Malik’e göre ise kıyası haberi ahaddan mukaddemdir. Bununla beraber İmamı Azam Hz Ebu Be­kir Sıddık’tan rivayet edilen bir habere istinad ederek hibenin ancak kabz ile tamam olacağını söylemiştir. İmam Malik ise hibeyi bey’e kı­yas ederek hibenin kabz olmazsa da tamam olacağın söylemiştir.

h- Müctehidler bir şey hakkındaki hükmün illetinde ihtilafa düşmüşlerdir. O hususta başka bir illetin, başka bir menatı hük­mün vücuduna kabul etmişlerdir. Mesela buğday, arpa hakkındaki ribanın illetinde ihtilaf etmişlerdir. Hanefîyyeye göre illet cinsiyyet ile keyliyyettir. Malikilere göre kuttur. Yani erzak cinsinden olmaktır. Şafıilere görede mat’umiyyettir.

j- Bazı ihtilaflar kelimelerin hakiki manası mı ya da mecazi manası mı kasdolunmuştur. Mülamese kelimesinin mücerretel ile dokunma ve mücameat manalarına delaletindeki ihtilafı gibi.

k- Bir amelin deliline bakarak ihtilafa düşmüşlerdir. Bir kısım deliline bakarak azimet, bir kısmı da ruhsat, diğer bir kısmı da hem azimet hem de ruhsat kabul etmişlerdir.

Bir meselede sahabei güzinin veya kibarı tabiinin mezhepleri muhtelif olup her memleketin uleması, bu zatlardan kendi beldesin­de bulunmuş o zatın mezhebini seçmiş ve o mezhep ilede fetva ver­miştir. Mesele Medinei münevvere’nin fazileti hakkında birçok hadisi şerifin beyanatı vardır. Bu şerefli belde fukahanm mekanı, me’vasi bulunmuştur. Onun için İmam Malik hazretleri Medinei münev-vere’deki olan ahalisinin bir mesele hakkındaki ittifakını net olarak bir delil tanımıştır.

Kufe’de İmam Ali’nin ve Abdullah ibni Mesud’un ve ashabının fetvaları şayi bulunduğundan Küfe ulemasmca da kabul olmuştur, îstihsanda bazı müctehidlere göre delil olarak kabul etmişlerdir. Ba­zı müctehidlerce delil olarak kabul olmamıştır. Mesela istihsanı Ha­nefi ve Hanbeli fukahası muteber ve kuvvetli bir delil olarak etmiş­lerdir. Şafıiler ise istihsanı delil olarak kabul etmemişlerdir. İşte i-mamların ihtilaflarının sebeplerinden birisi de budur.

Abdestin niyetinde de müctehidler ihtilafa düşmüşlerdir. Ab-dest gibi diğer bir kısım amellerin hükümleri sahih veya sahih değil niyete bağımlıdır veya bağlı değil meselesinden bazı ihtilaflar onların arasında meydana gelmiştir.

Bir şer-i mesele hakkında örf ve adete göre olur mu? Eğer örfe göre olursa nassın bu örfe ve adete dayanan bulunmuş olup olmadı­ğı kat-i surette malum olmamakla bu yüzden ihtilaf meydana gelir. Örf bahsine müracaat şu halde esası diniyede dini, faraize, akaide, mekarimi ahlaka dair yüksek hükümlerde cumhurı ulemanın ittifakı vardır. Kesinlikle ihtilafları yoktur. Cumhurı ulemanın kabul ettiği ahkama herhangi bir şahıs muhalefet etse kesinlikle ehli bid’atten ve ehli delaletten sayılır. Zira onların haklarında açık ve kat-i deliller vardır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

Allah’a dinden Nuh’a tavsiye etmiş olduğu ahkamı sizede teşri buyurdu ve sana vahyettiğimiz ve İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye eylediğimiz şey ise dini ikame ediniz, onda tefri­kaya düşmeyiniz emir ve nehyinden ibarettir.”

Bu ayeti kerime gösteriyorki bütün resullere aynı surette emir ve tavsiye buyurulmuş bulunan dinde, dinin esasi hükümlerinde ih­tilaf edilmesi kesinlikle caiz değildir. Bunlarda ittifak şarii mübinince matlubtur.

Yedullahi maalcemaat” buyurulmuş tur. Ancak bu esaslardan başka furuattan, cüzziyattan sayılan ve bu bakımından ilahi dinler arasmdada bazı farklar bulunan bir kısım tali meselelerde ihtilaf bu­lunması şarii mübinin matlubuna muhalif değildir. Belki öyle ihtilaf hikmetlidir ve Cenab-ı Hakkın muktezasıdır. Bunun içindir ki bir kı­sım hadiselerde, meselelerde müşavereye, içtihada yine şarii hakim­ce müsaade edilmiştir. Birçok muhaddislerin ve İmamı Beyhaki’nin rivayet ettiği üzere bir hadisi şerifte:

İhtilafü ümmeti rahmetün-Ümmeti merhume arasında bulunan müctehidlerin furuattaki, muamelattaki ihtilafları ümmet hakkında vu-suat ve suhulete vesile olacağı cihetle büyük bir rahmettir.” buyurulmuştur.

Resulullah (sav) vahyi ilahi bulunmayan bazı meselelerde icti-hadda bulunurdu ve ashabı kiram ile müşaverede bulunurdu. Mese­la Bedir gazvesinde esirlerin birer bedel mukabilinde bırakılıp bıra­kılmaması konusundaki ashabı güzin ile meşverette bulunmuştu.Hz Ebu Bekir esirlerin bedel mukabilinde kabul ederek bu hususta Hz Resulü Ekrem’e bir fikirde bulunmuştu. Hz Ömer ise müslüman-ların varlığına katide bulunmuş olan bu düşmanların öldürülmeleri görüşündeydi. Diğer ashabı güzinin bir kısmı Hz Ebu Bekir’in, diğer bir kısmı da Hz Ömer’in görüşüne katılmışlardı.

Aynı bu şekilde Resulullah (sav)’den sonrada ashabı güzin ara­sında bir kısım meselelerde ihtilaf olmuştur. Zira Nebiyyi Zişanın bı­raktığı mallarda veraset cereyan edip etmeyeceği ve boşanmış ve ko­caları ölmüş kadınların ne kadar iddet bekleyecekleri hususunda ih­tilaf etmişlerdir. Daha sonra tabiin ve tabei tabiin arasındada bir kı­sım fer’i meselelerde ihtilaf olmuştur. Müctehidler arasında ilmi usule göre ihtilafların hikmetleri, semerleri ne gibi şeylerdir? Bu ko­nuda islam ulemasının yararlı görüşleri vardır. Bunlardan bir kıs­mını ati veçhile izaha çalışacağız:

a- Bütün meselelerde kafi sarih delil bulunması kesin olarak maslahata, hikmete muhaliftir. Şarii mübin ise hakimdir. Bunun i-çin tali derecede bulunan meseleler hakkında içtihada muhtelif rey­lerin tecellisine imkân bırakmış bu imkâna da tecviz ettirmiştir.

b- Bir kısım hukuki, içtimai meselelerde birbirini tutmayan sözler, kaviller vardır. Zira içtimai heyet hakkında kolaylık göster­mek, kendilerine geniş bir saha tahsis etmek maslahatı içindir.

c- Şarii mübin kullarının fikren yükselmelerini muhakemei akliyye İtibarı ile inkişaflarını irade buyurmuş olduğu İçin kullarına bazı meselelerde ictihad etmek imkanını lütuf olarak vermiştir.

d- Furuata ait meselelerde mekana, zamana göre bazı tebeddü­lat icrası içtimai hayat istemektedir. Muhtelif akvali fıkhiyyeden biri zamanın ihtiyacına daha kolay olduğu için veliyyülemrin işareti ile usuli dairesinde mabihil amel kabul edilebilir.

Mesela böyle bir hususta Maliki veya Şafii mezhebindeki bir kavi olabilir. Bunun caiz olması islam hukukunda bir esastır. Bu esasta ancak müctehidlerin ictihadlarmdaki ihtilaf sayesinde temin edebilir.

g- İçtimai hadisat sonsuzdur. Naslarm hükümleri umumi ve ne kadar hadislere şamil gelse de bu nasların sonsuz hadislere tatbi­kinde bizzarure ihtilafı ârâ tahaddüs eder. Eğer bunun tecvizi olmaz­sa içtimai hayatın inkişafına mani olabilir. Bununla beraber bu gibi hususlarda ihtilafın tecviz edilmesi ile islam hukuku için pek geniş ve asrın ihtiyacına yeterli bir hakikat temin edilmiştir.

îşte bu muhtelif ictihadlar Allame Zerka’nın dediği gibi sanki Ümmeti Muhammede (sav) mahsus muhtelif şer’i hükümler gibi olup bu ihtilafın hepsi bir kolaylık, yumuşaklık, vüsat ve suhulet için bu muhtar ümmete yalnız ve yalnız tezviz edilmiştir. Bu ümmetin her zümresi için bu ihtilafın bir kısmını kabul ederek onunla amelde bulunmuştur.

İslam dinine göre milletinin iyiliğine, adil düzenine, salahına, çalışmak, ihtiyaçlarını kolaylığa, izaleye yardım edecek sebepleri a-ramak ve bilfiil meydana getirmek büyük bir şeref ve medeni fazi­lettir. Aynı zamanda dini ve ilmi bir meziyettir. Manende bunun mü­kâfatı çok büyüktür. Bu nedenle Ümmeti marhumeden bir kısmının ilim sahasında çalışıp ve ictihad gücüne sahip olduktan sonra bütün müslümanların maddi ve manevi hayatına hizmet ederek çok büyük bir fazilet ve şerefle muhasif olabilmesi içinde bu ihtilaf caiz görül­müştür.

Şu halde müctehidlerin ictihadları mutlak olarak sevaptır. Zira içtihadına isabet etse iki kat, etmezse bir kat sevaba nail olacağı ic­tihad konuda zikredilmiştir.

h- İslam dini kıyamete kadar tehaddüs edecek şahsi ve içtimai hadislerin ahkamını mütefekkil bulunduğu cihetle rey ve ictihadda büyük bir saha hazırlanmıştır. Hatta ve hattaki Resulullah (sav) bile hakkında vahyi ilahi bulunmayan bir kısım hususlarda ictihadda bulunmuş bu suretlede içtihadın meşruiyetini bilfiil göstererek bazı hadiselerin hükümlerini şer’i delillerden ictihad yolu ile istinbat et­melerini ümmetine talim ve tedib emri vermiştir.

Bununla beraber ictihadtaki ile muharrac olan hükümlerde şarii hakimin emir ve müsaadesine mukarın olduğu cihetle şeriatı islamiyyenin asıl menbai olan kitap ile sünnete racidir.

İslam dini bütün dinlerin sonudur. İslam şeriatı da bütün şeri­atların sonudur. Bu dinin ibadetlerle, muamelelerle, ukubetlerle ilgi­li olan hükümleri önce Kur’an-ı Kerim’e sonra süneni nebeviyyeye, sonra da icma ile kıyasa bağlıdır. Kıyas ise bir ictihad eseridir. Bu dört esasa raci olmak üzere istihsan, istishab, örf ve adet, maslahatı mutebere, şeddi zeria gibi bir kısım tali delillerde vardır.

İslam hukukunun kaynakları, istinatgahları işte bu esaslar­dan, bu delillerden ibarettir. Bütün müctehidler bu menbalardan is­tifade ederek mesaili hukukiyyeyi tesbit etmişlerdir. Hatta bu mese­lelerin şer’i delillere ne derecelere kadar müstenit olup olmadığı ara­larında büyük bir tetkik mevzuu teşkil etmiştir.

Bu esaslara dayalı olmayan bir hüküm şeriatı islamiyye namı­na tesbit edilmiş olmaz. Bu husustaki ufak bir müsamaha bir zühul bile o müdekkik zevatın nazarlarından kaçamamıştır. Mukayeseli hukuk ilmi demek olan “hilafıyyat” ilminde bunlara işaret olunmuş­tur. İslam şeriatı şerayi’i selefıye ait olan bir kısım hükümleri yine bir vahyi ilahiye müstenid olarak şeriatı islamiyyenin ahkamından olmak üzere aynen veya cüz-i bir tebeddül ile kabul etmiştir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.