Fıkıh nedir? Fıkıh kelimesi lügatte anlayış demektir…

Fıkıh kelimesi lügatte anlayış demektir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

O topluma ne oluyor ki söz anlamaya yanaşmıyorlar. [6]

Bu ayette geçen yefkehüne tabiri anlamıyorlar anlamında kullanılmıştır.

Resulullah (sav)’de cuma namazı hakkında şöyle buyurmuştur:

Kişinin namazı uzatması, hutbeyi kısaltması onun fıkhının (an­layışının) alametidir. [7]

Fıkıh kelimenin manası istilanı ise iki kısma ayrılır:

a- Akıl ve baliğ amellerinin sözlerinin açıklamasında elde edilen şeylerin, şer’i hükümlerin bilinmesidir. Bu hükümlerin bilinmeside Kür’an, sünnet onlardan meydana gelen icma ve kıyas ile mümkün olabilir. Mesela abdestte niyetin getirilmesi vaciptir. Sadece ve sade­ce Resulullah’m şu mübarek hadisinden anlıyoruz:

“Ancak ve ancak ameller niyetlere göredir. [8] Bir misal ile bu meseleyi daha açıklayalım. Orucun sahih olması için niyetin gecele­yin getirilmesinin farz olduğunu yine Hz Resulullah’m şu mübarek

hadisinden anlıyoruz:

Kişi imsaktan önce niyet etmezse, onun orucu yoktur. Yani oru­cu sahih değildir. Zira geceleyin orucun niyetini getirmek farzdır. [9] Yine abdest alırken başın bir kısmını mesh edilmesinin farz olduğu­nu şu ayeti kerimeden anlıyoruz:

Başlarınızı meshedin. [10] îşte öyle şer’i meseleleri ya­ni hükümleri bilmesine istilahi fıkıh denir.

b- Şer-i hükümlerin zatmada yani kendisine de fıkıh denir. Me­sela fıkıhdan bugün ders aldım ve öğrendim. Bunlar, namaz, abdest, alış-veriş, evlenme, emzirme ve cihad hükümleri gibi hükümlerdir, Bu ikinci kısmına da ıstılahı fıkıh denir. Her ikisi arasında olan fark, birincide fıkıh denildiği zaman yalnız hükümlerin bilinmesine, ikinci atılmayacak ise şer’i hükümlerin kendisine yani bizzat kendilerine ıtlak olunur.

Netice itibari ile kesinlikle fıkıh islam akidesine bağlıdır. Zira Allah’a iman müslümanı dinin hükümlerine kendi isteği ve iradesiy­le bağlar ve onu o hükümleri uygulayıp başkalarına yaptırmaya sevk eder. Zira Allah’ın bütün hükümleri Allah’a iman edenlere farz olur. Mesela Allah’a iman etmeyen kimseye ne namaz ne oruç ve ne de hacc gibi şer’i hükümler farz değildir.

Bu sebeple şer’i hükümler ancak ve ancak şeriatı koyan ve ka­nunları getiren Allah’a iman etmeye bağlıdır. Kur’an da şer’i hüküm­lerin evvela imana bağlı olduğunu gösteren çok ayetler vardır. Yalnız biz burada şeriat ile akide, ahkam ile iman arasındaki irtibatın se­bebi sıkı olduğunu göstermek için bir kaç ayeti kerime zikredeceğiz:

Ey iman edenler! Oruç sizden evvelki ümmetlere farz kı­lındığı gibi size de farz kılındı. Ta ki günahtan sakınıp takvaya eresiniz. [11]

Ey iman edenler! Namaz kılacağınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin ve ayakla­rınızı da topuklara kadar yıkayın. [12] Cenab-ı Hak temiz­liği emrederek taharetin Allah’a iman etmenin gereklerinden oldu­ğunu bildirmiştir.

O mü’minlerki namazlarını dosdoğru kılarlar ve zekatlarını ve­rirler. Onlar ahiretede kesin olarak inanmış kimselerdir.” Cenab-ı Hak namazı ve zekatı zikrederek bu ibadetlerle ahiret ve irnan arasında bağ kurmuştur.

Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. [13] Cenab-ı Allah ribayı haram kılarak onu terk etmeyi takvaya ve imanın varlı­ğına şart koşmuştur.

Ey İman edenler! İçki, kumar, putlar, fal ve şans okları bi­rer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa ere-siniz. [14]

İşte bunlardan kaçınmanın halis bir imana bağlı olduğunu şart koşmuştur. İslam fıkhı Cenab-ı Allah’ın kulları için koyduğu ilahi hükümler olması dolayısıyla insanların menfaatlerini gözetir. Fasid olan şeyleri de yasakladığından hayatın bütün yönlerini kapsamış olur. Şu halde insanların muhtaç olduğu her meselenin hükmü Al­lah tarafından tanzim edilmiştir. Cenab-ı Allah’ın kitabından, Hz Peygamber’in (sav) sünnetinden, İslam alimlerinin icma ve ictihad-larmdan oluşan şer’i hükümleri içeren fıkıh kitaplarına baktığımızda onların yedi kısma ayrıldığını görürüz.

1- Abdest, namaz, oruç, hacc, zekat vb meydana gelen Allah’a ibadet hükümlerini içeren konulardır ki bunlara ibadet bahsi denir.

2- Evlenme, boşanma, neseb, süt emzirme, nafaka, miras ve bunlar gibi aile ile ilgili olan hükümlerdir ki bunlara da ahvalü şah­siye denir.

3- Alış-veriş, rehin, dava, delil, hüküm ve bunlara benzer in­sanların birbiri ile alakalı olarak yapmış oldukları fiilleri kapsayan konulara da muamelat denir.

4- Zulmü kaldırmak, adaleti yerine getirmek ve aynı zamanda islami hükümleri uygulamak için sultanın yetkilerine müdahale et­mek, hakim ile mahkum arasındaki ilişkileri düzenleyen ve bunların görevlerini belirleyen hükümlere de şer’i siyaset veyahut sultan hü­kümleri denir.

5- Suç işleyenlerin cezalandırılması, emniyet ve nizamın tesis edilmesi, katili, hırsızı ve içki içeni cezalandırmayla ilgili hükümleri içeren konulara da ukubat hükümleri denir.

6- İslam devletinin diğer devletlerle olan ilşkilerini düzenleyen savaş barış gibi konularda hüküm veren mevzulara da siyer bahsi denir.

7- Ahlak, güzellik, haşmet, çirkinlik gibi islamm adap ve ahla­ka yönelik bakış açısını belirten genel kurallara adabı muaşeret ya da ahlak kuralları denir.

Sonuç itibarı ile biz islam fıkhının insanoğlunun muhtaç oldu­ğu her alanı kapsayan fert ve toplumun her sahasını kuşattığını ha­ber vermektedir. îslam fıkhı kolaylığı emreder, zorluğu ve sıkıntıyı kesinlikle reddeder ve kaldırır. Zira islam kanunu insanın ihtiyaç ve saadetini temin ve tesis için inzal olmuştur. Bu kural ve yasaları haber vermekle insanın maslahatını gözetmiştir.

Hiçbir İslami kural ve kaide insanın güç ve takatinin üzerinde olmamıştır. Bu suretle bir kişinin yapmaktan aciz olduğu hiç bir ka­nun ve hüküm yoktur. Zira islam fıkhı insanın gücünü aşan bir ko­nu olduğu zaman onun için bir ruhsat ve hafifletme kapısı açmıştır. İslamın kolaylık dini olduğunu ifade eden bazı ayetler şunlardır:

O size dinde bir güçlük de yüklemedi. [15]

Allah kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. [16]

Allah sizin için kolaylık ister zorluk istemez. [17] İslam dininin kolay bir din olduğunu haber veren bu ayetler­den başka ayet yoktur. Hz Peygamber de (sav) din kolaylıktır, geniş­liktir buyurmuştur. İslam dininin kolay bir din olduğunu haber ve­ren bazı hadisler şunlardır:

Ayakta namaz kıl, eğer gücün yetmiyorsa oturarak kıl, buna da gücün yetmiyorsa yatarak kıl. [18]

Yolcu için dört rek’atlı bir namazın iki rek’at olarak kılınması­na, öğle ile ikindinin, akşam ile yatsının birleştirilerek kılınmasına müsaade edilmiştir.

Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kafirlerin size bir kö­tülük etmesinden endişe ederseniz namaz dan kısaltmanızda si­ze bir günah yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarinızdır. [19]

Hz Peygamber de (sav) seferdeyken öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek kılmıştır. [20]

Fıkıh şeriatın amel yoludur. Şeriat, Cenab-ı Hakkın kullîar için koyduğu bütün mukaddes hükümlerdir. Bu hükümler ise Kur’an-ı Kerim’den veya hadisi şeriflerden meydana gelmiştir. Bu hükümler ise iki bölüme ayrılır:

a- Amelin şekli ile ilgilidir ki bu bölümü fıkıh ilmi alakadar e-der.

b- İtikat ile alakadardır ki ilmi tevhid veya ilmi kelam bölümü­ne girerler. Fıkhın gelişmesi ise Resulü Ekrem (sav)’in hayatında ve sahabe zamanında yavaş yavaş meydana gelmiştir. İslam fıkhının çeşitli nevileri vardır. En önemlileri bunlardır:

1- Kur’an ve  sünnetten kaynaklanması aynı zamanda ilahi vahyine bağlanmasıdır. Beşeri kanunlardan başka mukaddes ve ila­hi bir kanundur.

2-  İslam fıkhı beşeri kanunlardan ayrılır. Zira insanın üç çeşit ilişkisini ihtiva etmesi içindir. Rabbi ile ilişkisi, nefsi ile ilişkisi ve toplum ile ilişkisi. Şu halde fıkıh dünya ve ahiret için gelmiştir. İn­sanlık için umumidir ve kıyamete kadar devam etmektedir. İslam fıkhı her iki ameli hükümleri içine alır. Birincisi ibadet hükümleri; Kur’anda yüz kırk ayette geçmiştir. İkincisi ise muamelat ahkamıdır.

3- Helal ve haram yolundan dini bir sıfat olması: Fıkhı beşeri kanunlardan ayıran en büyük sıfatlardan birisi de muamelatla ala-kadarlı bütün fiil ve tasarrufta helal ve haram manalarının bulun­masıdır. Bu manadan çıkarak muamelat kanunları iki kısma ayrılır:

a- Dünyevi Hüküm:

 

Tasarrufun veya fiilin dış görünümüne göre meydana gelir. Ya­ni gizli ve batini görünüm ile gelmez. Zira fetva veren veya hüküm eden kadı gibi ancak mümkün olanla fetva verilir veya hüküm edilir. Bu da kazai hükümdür.

b- Uhrevi Hüküm:

 

Şahıs ile Allah’u teala arasındadır. Şu halde bu diyaneten tak­va ve din ile ilgili bir hükümdür. Eğer bu hüküm başkalarından sak­lanmış olsa bile tasarruf ve fiiilİn hakikati ve sahihi üzerine bina edi­lir. Bu ayrımın delili de; Resulü Ekrem (sav)’in Malik, Ahmed ve Kütübü Sitte sahiplerinin rivayet ettiği şu hadistir:

“Ben ancak beşerim. Siz bana dava getiriyorsunuz. Bazınız di­ğerlerinden delilini sunmakta daha becerikli olabilir. Bende diledi-ğim şekilde onun lehine hükmederim. Bu şekilde kime bir müslümanın hakkını verirsem o ancak ateşten bir parçadır, onu alsın veya bırak­sın” .

Bu iki vasfın bulunuş sebebi şudur: Şeriat Allah’ın vahyidir. Sevabı ve uhrevi cezası vardır. O aynı halde medeni ve ruhi bir usul ve kuraldır. Zira o din ve dünya için gelmiştir. Bu ayırmanın şekli şöyledir; mesela ikrah (zorlama), boşanma, borçlar, yeminler, ka­dının (hakimin) vazifesi, Müftünün (fetva verenin) vazifesinden ayrıl­maktadır.

Kadı yalnız dış duruma göre hüküm eder. Müftü ise aynı za­manda batını ve zahiri göz önüne alır. Zahiri ve batını sıfatın ihtilafı durumunda eğer kendisi hakikati bilse hükmünü batma göre da­yandırır. Bir adam hanımın talakı kasdetmezse hata olarak boşansa talakı kazaen yani hakimin hükmüne göre kabul olunur, diyaneten kabul olunmaz. Zira beşeri kanunlar yalnız maddi olarak hüküm e-debilir. Şeriat kesinlikle öyle değil belki o, kazai ve dini takva ile ilgili yolu kabul edebilir.

4- İslam fıkhın ahlakla irtibatı vardır. Zira fıkıh yüksek ideal, fazilet ve herkesin şerefin korunmasını muhafaza eder. İbadetlerin konusu nefsin çirkinliklerden uzaklaştırılması içindir. Faizin haram edilmesi, insanlar arasında yardımlaşma ve kaynaşmanın emre-dilmesi, alış-verişten mekr ve hileden, malın gayri meşru yolla yenmeşinden yasak edilmesi, başkalarının haklarına tecavüz edilmesi, insanlar arasında kavganın önlenmesi öyle kanunlar hepsi insan­ların dünyada ve ahiretine yararlı ve faydası içindir. Mesela içkinin men edilmesi iyi ve kötü olan akim dengesinin bozulmaması içindir.

5- îslam fıkhı iki cezaya şamil gelmektedir. Dünyevi ceza; ölçü­sü, miktarı belirli cezalar yani hudut ve miktarı belirsiz cezalar yani tazirlerdir. Bunlar insanın zahir fiilleri için vad olunmuştur. Fıkıhta mükafat (karşılık) müsbet ve menfidir. Müsbettir zira suçlardan, gü­nahlardan uzaklaşması ve işlenmeside sevap ve mükâfat vardır. Ka­nunlar ise ona göre tabi olması halinde kesinlikle sevap yoktur. Ka­nuna göre uyulmaması halinde cezalar vardır.

6- İslam fıkhı hem efrada hemde toplumun faydalarına yarar­lıdır. İki faydalı çalıştığı zaman toplumun faydası efradın faydasına tercih edilir. Şayet iki şahıs faydalarının çatışmaları bile olsa zarar etme veya zarar verme kesinlikle yoktur. İki zarardan çoğu azı ile def edilir kaidelerinden hareketle en çok zarara uğrayanın maslahatı tercih edilir.

Mesela cemaatin maslahatını gözetme gibi namaz, oruç vb iba­detlerin (konması) karaborsanın haram edilmesi, cebri fiyat (nahr) koymanın meşruluğu, alış-verişin helal faizin haram kılınması, bü­yük tehlikeli münkerlerin önlenmesi yani hadlerin uygulanması, komşu haklarının gözetilmesi, akitlere vefa, umumun faydası için mescit, hastane, okul yapımı, kabristan açılması, nehir ve yolların yataklarının genişletilmesi, nahrı vs.

Umumi zarar veya daha büyük zararın meydana gelmesi du­rumunda ferdin hakkını .kısıtlamanın misalleri de bunlardır: Cenab-ı Hakkın (cc) “Zarar vermek için onîan tutmayın” emrine binaen zararlı olduğu durumda hanımın kocasına itaate mecbur olmayışı, masiyeti emretmesi, umumun maslahatını tanınmaması halinde yöneticiye itaat edilmeyişi gibi. Zira itaat emri maruf kısmındadır. Resulü Ek­rem şöyle buyurmuşlardır:

“Masiyetle emredilmedikçe müslüman kişiye sevdiğinde ve se-mediğinde dinlemekk ve itaat vardır. Masiyetle emrediîirse dinlemek ve itaat yoktur.” İmam Ahmed’in rivayetidir.

Başka misaller: Devlet hazinesine umumi gelir sağlama ve bü­tün vatandaşların genel faydaları için haraç ve cizye vergileri vermek şartıyla fethedilen arazileri sahiplerinin elinde bırakma, yeni alıcıdan zarar1 gelmemek için komşu veya ortağa şufa hakkı verilmesi.. Başka bir misal varislerin zarar görmemesi için malın vasiyeti üçte biri ile sınırlamaktır.

Resulü Ekrem (sav) Sa’d Ebu Vakkas’a şöyle buyurmuşlardır:

Üçte bir. Öçte bir bile çoktur. Senin varislerini zengin bırakman, insanlara el açacak şekilde bağımlı bırakmandan daha hayırlıdır.”

Su yatağından uzak arazinin sulanması için suyu başkasının arazisinden götürme hakkı vb gibi islamda tek bir kaideden kaynak­lanan misaller. Bu hakkın kaynağı Allah (cc)’dır Onu ancak hikmetli bir hikmet için başkasına vermiştir. O da aynı zamanda fert ve top­lumun hayrını tahakkuk ettirmektir kaidesidir.

7– îslam fıkhı akitlerde karşılıklı rıza, zararın tazmini, suçu kö­künden götürmek, hakların muhafaza etmesi, şahsi mesuliyet gibi sürekli usullerin kesinlikle İslam fıkhı değişmez. Yalnız örfleri ve maslahatları gözetmeye dayalı fıkıh insanlığın hayrı, zamanın ihti­yaçları, zaman ve mekan olarak muhtelif çevrelerin durumuna göre hüküm ve şeriatın maksatları ve sahih esasları çerçevesinde kaldığı müddetçe değişme ve gelişme kabul eder. Bu değişmede yalnız ve yalnız muamelatla olur. İbadet ve akaidlerde olmaz. Zamanın değiş­mesi ile ahkamın değişmesi kaidesindende bu manadan başka bir mana yoktur.

8- İslam fıkhı islam alemine hatta herkese fayda vermektedir. Zira fıkhın neticesi ve gayesi insanın faydası ve iki dareynde mutlu ve huzur edilmesidir. Mevcut kanunların gayesi öyle değildir. Belki toplumun mücerret istikrarıdır. Şu halde islam fıkhı bütün kanun­ların muhtelif yollarını zabdetmiştir. Deniz ve hava nakil talimatları, borsa sistemi, banka sistemi, sigorta vb asrm meselelerinin bütün fıkhı usullerle ve kıyas, şeddi zerai, mesalihi mürsele, istihsan, örf ve benzerlerine dayalı ictihadla hükümleri bilinebilir. Bunun için ba­zı fakihler nasların örfle tahsisini caiz görmüşlerdir.

Malikilere göre asil kadının çocuğunu gereği kadar emzirmeye zorlanmaması gibi bu gibi tahsis kısmından değil doğrusu bu kapalı veya mücmel nassın örfle tefsir edilmesi kısmındadır. Ebu Yusuf un eşitliğin ve aksinin gerçekleşmesi için Ölçüsünde ya da tartısında fa­iz cereyan edebilen malların mikyasında örfü benimsemesi gibi tea­müldeki örf değişir. Buğday, arpa gibi faiz girebilen malın satışı öl­çekle yapılırken kilo hesabına çevrilirse ya da aksi olursa onunla amel edilir. O zaman da tartı ve ölçekle eşitliği sağlamak için insan­lar arasındaki örfe bakılır. Buna göre de bazı fakihlerde illeti değişti­ği için hükmün değişikliğine cevaz vermiştir.

Müellefe-i kulüb payının durdurulması, fethu-kadir 11, 14 ve kameri ayların başlarını bulmada ru’yete değilde hesaba dayanılma­sı gibi bazıları da şer’an zaruret ve ihtiyaç manalarının bulunması Şartıyla aynı zamanda insanlardan zarar ve sıkıntıyı götürmek için hükmün ihtiyaç veya zaruretle tabdil edilmesine cevaz olarak vermistir. Zira ruhsat ihtiyacın tesbiti ve zaruretin götürmesi için lazım olan kadara göredir. Şu halde zaruret ölçü ile takdir edilir. Zaruret ise kişiyi yasak şeyi yapmaması halinde neslinin helaki veya nef­sinin helaki, yahutta aklın gitmesi veya malının gitmesi ile tehdit e-den şeydir.

İhtiyaç yasak şeyi kullanmamakla tereddüt eden insanın çocu­ğu, nefsi, malı veya aklına isabet eden meşakkat ve zorluktur. Fıkıh­la amel etmek vaciptir. Zira fakihe içtihadının sonucuyla amel ve kabul etmesi vaciptir. O ona nisbetle Allah’u tealanın (cc) hük­müdür. Şu halde müctehid olmayan bir kişi müctehidin fetvasıyla a-mel edecektir.

Allah’u teala (cc) şöyle buyuruyor:

“Bilmiyorsanız ehli zikre sorunuz. [21]

Kat-i delille sabit olan şeriatın hükümlerinden yalnız bir hü­küm mevcut hadlerin katılığını iddia yahud şeriatın tatbike uygun olmadığını ileri sürmek küfür ve islamdan irtidattır. Yani islamdan çıkmaktır. Lakin zann-ı galibe dayalı olan bir ictihad olursa ve sabit olan o hükmün inkarı ise zulüm, masiyet ve fıktır.

Sevgili Peygamberimiz (sav) buyuruyorlar ki:

Kişiye ilim, olarak Allah’tan korkması, cehalet bakımından da kendini beğenmişliği yeter.” (Ramizül-Ehadis) Hakikaten ilim Allah’ı bilmek korkmasını sermeden ondan bilmek ve ona sevmektir. Bu i-lim kulun hem dünyasına hem de ahiretine yararlı bir ilimdir. Al­lah’tan korkan insan, mesuliyet duygusuna sahiptir. Kendini beğe­nen yanlışlıktır.

 

[6] Ni­sa, 78

[7] Müslim, 689

[8] Müslim, 1907; Buhari, 1

[9] Darekutni,2/ 172

[10] Maide, 6

[11] Bakara, 183

[12] Maide, 6

[13] Ali İmran, 130

[14] Maide, 90

[15] Hacc, 78

[16] Ba­kara, 286

[17] Bakara, 78

[18] Buhari, 1066

[19] Nisa, 101

[20] Buhari 1056-İbni Abbas’tan

[21] Nahl, 43

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir